Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Toplantısına İlişkin Ortak Basın Açıklaması

 

Son günlerde Türkiye’de kaygı verici gelişmeler yaşanıyor: Tüm dünyayı saran ekonomik krizin yıkıcı tehdidi kapımızda beklerken insanlarımız ölmeye, toplumdaki kamplaşma derinleşmeye devam ediyor.

TBMM’ ye sevk edilen tezkerenin yanı sıra başta Ege Bölgesi’nde olmak üzere ülkenin birçok yerinde Kürtlere yönelik ırkçı, ayrımcı ve nefret içeren tutum ve linç girişimlerinde bir artış görülmektedir. Bununla kalmayıp Aktütün Karakolu’nda gerçekleşen çatışma ve ölümlerin ardından temel hak ve özgürlükleri yok etmeye yönelik bir güvenlik rejimini öngören değişiklikler de gündeme getirilmiştir.

Bugün gerçekleşecek olan “Terörle Mücadele Yüksek Kurulu” toplantısında, büyük bir olasılıkla güvenlik güçlerinin istek ve öneriler doğrultusunda temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan, olağan üstü hal rejimini geri getiren bazı kararlar çıkacaktır.

Aslında bu yeni bir durum değildir: Özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de uzun yıllardan beri siyasi iktidarlar ve güvenlik güçleri hep soyut bir “terörle mücadele” gerekçesiyle Türkiye toplumunu “özgürlük mü yoksa güvenlik mi?” ikilemine sokmaya ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlamaya çalışmaktadırlar.

Hatırlanacağı üzere bu bağlamda 2006 yılında Terörle Mücadele Yasası (TMY), 2007 yılında da Polis Görev ve Salahiyetleri Yasası (PVSK) değiştirilmişti. Bu değişikliklerden sonra temel hak ve özgürlükler kolayca yok sayılmış, güvenlik güçlerinin işçilerden avukatlara, gazetecilerden işadamlarına kadar tüm topluma yönelen şiddet eylemlerinde ciddi bir artış gözlenmişti. Nitekim ekte sunulan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezinin verilerine göre 1 Mayıs 2007 ile 08 Ekim 2008 tarihleri arasında gerçekleşen 171 olayda yaklaşık iki binden fazla yurttaşımız değişik boyutlarda hak ihlallerine maruz kalmıştır.

Yaşanan bu olaylar sırasında yalnızca muhalif kişiler değil değişik meslek, yaş, cins ve görüşlerden yurttaşlar da ağır ihlallere uğramıştır. Örneğin, şikâyette bulunmak ya da pasaport işlemlerini tamamlamak için karakola giden, ailesiyle piknik yaparken kimlik soran polis memurlarına neden kimlik istediklerini soran, sokakta gördüğü bir kavgaya müdahale eden, parkta bira içen, trafik kazası geçiren, 1 Mayıs günü hastane bahçesinde sıra bekleyen, cuma namazı sırasında yanındaki arkadaşıyla konuşan, adli bir vaka nedeniyle gözaltına alınan, seyyar satıcılık yapan, ruhsatlı bayisinde içki satan, askerliğini yaparken hastalanıp revire kaldırılan, yalnızca bir karakolun önünden geçen, bir asker bölüğünün geçeceği yolda koyunlarını otlatan, gece evinde gürültü yaptığı için şikâyet edilen kişiler de güvenlik güçleri tarafından çeşitli şekillerde gerekçelendirilerek hakaret ve tehdide maruz kalmış, dövülmüş, işkence görmüş ve hatta öldürülmüşlerdir. Bunun yanı sıra kimi yurttaşlar da sadece Kürt kökenli, çingene, kadın ya da eşcinsel oldukları için bu şiddetten nasiplerini almışlardır. En son olarak Metris Cezaevi’nde tutuklu bulunan Engin Ceber, gördüğü işkence sonucunda kaldırıldığı hastanede beyin ölümü gerçekleşmiş olarak yaşam mücadelesi vermektedir.

Hak ve özgürlükler bakımından böylesi olumsuz sonuçlara yol açan düzenlemelerin varlığına rağmen hala ek ve yeni güvenlik önlemlerinin talep edilmesi anlaşılır gibi değildir. Tüm kapsamı kamuoyunca ayrıntılı olarak bilinmemekle birlikte basına yansıdığı kadarı ile yapılması istenilen/öngörülen “güvenlik“ önlemleri çerçevesinde:

  • Herkesin evi, işyeri, üstü hâkim ve savcı iznine gerek olmadan aranabilecek, buna asker ve polis karar verecek;
  • Kablosuz iletişimi kesen cihazları polis ve asker istediği yerde ve zamanda kullanılabilecek;
  • Jandarma ve polise verilen adli kolluk yetkileri terörle mücadele eden birimlere de verilecek;
  • Gözaltı sırasında avukatla görüşme hakkı kaldırılacak ve gözaltı süresi uzatılacak;
  • Jandarma, polisin sorumluluk alanında arama yapabilecektir.

Kaygı verici bu listenin daha da genişlemesi, temel hak ve özgürlüklerin topyekûn biçimde göz ardı edilmesi de olasıdır. Güvenlik güçlerini her türlü hukuksal denetimden muaf tutacak böylesi düzenlemelere sıkıyönetim dönemlerinde bile rastlanmadığı açıktır.

Oysa son 25–30 yılın deneyimlerinden de çok iyi biliyoruz ki sıkıyönetimler ve olağanüstü hal uygulamalarıyla temel hak ve özgürlükleri kısıtlamak çatışma ortamını ve onun nedeni olan Kürt sorununu ortadan kaldırmamış aksine daha da derinleştirip içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Bu nedenle de yıllardır şiddeti ve savaşı reddeden biz insan hakları savunucuları, Kürt sorununun bir insan hakları ve demokrasi sorunu olduğunu savuna geldik. Ülkemizde Kürt sorununun barışçıl çözümü ancak insan haklarına dayalı bir hukuk sisteminin ve demokrasinin tesis edildiği koşullarda mümkün olacaktır. Bu bakımdan tüm yetkililere ve Türkiye kamuoyuna bir kez daha hatırlatmak istiyoruz ki insan hak ve özgürlükleri, dolayısıyla demokrasi güvenliği tehdit etmez, tersine güçlendirir ve güvence altına alır.

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ İNSAN HAKLARI DERNEĞİ TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI

Bir cevap yazın