Hala Cezaevinde İhlaller Sürmekte

19 Aralık 2013

19 ARALIK 2000 — 19 ARALIK 2013

Türkiye, hapishaneler konusunda karanlık bir geçmişe sahiptir, bugün daha mı iyidir hayır, cezaevlerinde neredeyse dünü aratacak inanılmaz insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır.

Yarın daha iyi olabilir umudumuz ise bugünkü uygulamalar nedeniyle hızla tükenmektedir.

İnsan Hakları Derneği, 16-17 Kasım 2002 tarihlerinde gerçekleştirdiği Genel Kurulu’nda 19 Aralık gününü “Cezaevlerinde İnsan Hakları İçin Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak ilan etme kararı aldı. Gün, tutuklu ve hükümlülerle dayanışmayı, onların cezaevlerinde de insan onuruna uygun koşullarda yaşamasını amaçlamaktadır. Amaç, ulusal-üstü insan hakları belgelerinde yer alan haklarına saygının gösterilmesini sağlamaktır. Yalnız Türkiye’de değil, tüm dünyada cezaevlerindeki koşullara dikkat çekmek ve insan onuruna saygı gösterilmesini istemektir. Evlatlarını cezaevlerinde yitiren ailelerin acılarını paylaşmaktır.

Türkiye ve dünya kamuoyu,19 Aralık 2000 tarihinde büyük bir şaşkınlık ve üzüntü ile Türkiye’de 20 cezaevine yapılan operasyonu izlemişti. İnsanlık, yüzlerce tutuklu ve hükümlünün maruz kaldığı şiddete, yanmış vücutlara, cezaevlerinde yükselen alevlere tanık olmuştu.

İkisi asker toplam 32 insan yaşamını yitirmiş ve yüzlercesi yaralanmış, yanmış, yakılmıştı.

Bu kanlı operasyonun öncesinde, 20 Ekim 2000 tarihinde bazı tutuklu ve hükümlüler açlık grevine başlamışlardı. Açlık grevleri F tipi cezaevlerinin tecrit koşullarını içermesine tepkiyi ifade ediyordu.

Zamanın Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, demokratik kamuoyu tarafından F tipi cezaevlerine yöneltilen eleştiriler karşısında, 9 Aralık 2000 tarihinde bir açıklama yapmış ve toplumsal mutabakat sağlanmadan F tipi cezaevlerinin kullanıma açılmayacağını duyurmuştu.

Ancak kısa bir süre sonra sorunun diyalog yoluyla çözümü yöntemi terkedilmiş ve bilinen trajik gelişmeler yaşanmıştı. İki yılı aşkın bir süredir devam eden ölüm orucu eylemlerinde ve bununla bağlantılı olaylarda toplam 104 kişi yaşamını yitirdi. Bu ölümlerin nedeninin, yürürlüğe konan tecrit sistemine dayalı cezaevi politikası ve uygulaması olduğu açıktır.

Üzerinden tam 13 yıl geçti. Bugün cezaevlerindeki mevcut durumu kamuoyu ile paylaşmak istiyoruz.

İHD 27 yıldır cezaevlerinde olan bitenleri takip etmektedir. 2013 yılı her gün şubelerimize ve genel merkezimize cezaevlerinden, mahpus yakınlarından başvurular yapılmaktadır. Bu değerlendirme raporumuzda 2013 de en yoğun ihlalleri anlatmaya çalışacağız. İHD 2013 yılı açıklayacağı genel raporunda diğer konu başlıklarına ve sayısal verilere ulaşabilirsiniz.

2013 yılında hapiste işkence ve kötü muamele, sağlık, sevk(Sürgün), çocuk mahpuslar, engelli mahpuslar, LBGT bireylere dönük değerlendirmelerimizi bulacaksınız.

Türkiye’de 328’i kapalı olmak üzere 377 cezaevi vardır. Adalet Bakanı Sadullah Ergin TARİHİNDE yaptığı açıklamada 5 yıl içinde 153 yeni cezaevi yapacaklarını duyurdu. Bunlardan 41 inin yapımı devam ediyor. Yeni yapılan cezaevleri ile 106 bin 831 kişilik ek kapasite ile daha artmış olacaktır.

CEZAEVLERİNİN TOPLAM KAPASİTESİ; 2013 te  145 bine, 2014 ‘te 172 bine, 2015 TE 185 bine, 2016 da 192 bine, 2017 de 215 bine çıkartılacak.

AKP’nin iktidar olduğu süreçlerde cezaevlerinin mevcutları yıl yıl şöyledir.

2002 yılında cezaevlerinde bulunan tutuklu sayısı 59 bin 187…

2003’de 64 bin 296,

2004’te 57 bin 930,

2005’te 55 bin 870,

2006 da 70 bin 477,

2007 de 90 bin 837,

2008 de 103 bin 296,

2009da 116 bin 340,

2010  ‘ da 120 bin 814,

2011’de 122 bin 42,

2012 de ise 125 bin 100 kişi,

2013 de 140 bin 520 kişi bulunmaktadır. Sadece son yedi yıllık dönemde cezaevlerinde nüfus 2,5 misli artmıştır.

Türkiye’de hapsetme oldukça yaygın kullanılan bir “ceza infaz” yöntemi haline gelmiştir. Bakanlığın açıklamalarına göre önümüzdeki 4 yıl içinde yeni hapishanelerin yapımı ile hapishanelerin toplam kapasitesi iki katına çıkarılacaktır.2014 yılında 64 cezaevi açılması hesaplanmaktadır. Bu açıklamalar kaygı vericidir. Sosyal bilimler, hukuk, kriminoloji alanlarında hapsetmenin olumsuz yanları tartışılır ve hapsetmeye alternatif yöntemler aranırken Türkiye’nin tüm bu gelişmeleri yok sayarak hapishane sayısını ve kapasitesini arttırmaya çalıştığı görülmektedir.

Bir insanın hürriyetinden mahrum bırakılarak dört duvar arasına kapatılması, bir cezalandırma aracı olarak, değişik tarihsel koşullar içinde uygulanan bedenin yok edilmesi ve/veya işkence edilmesi yöntemlerine göre açık bir ilerleme  olmakla beraber, insan doğasına aykırı özelikler taşıması, bir iyileştirme aracı olmaktan çok, kişiliği bastırmayı hedeflemesi ve ağır ıstırap yaratması nedeniyle değişik hukuk, siyaset, bilim çevreleri tarafından başka bir araçla ikame edilme ihtiyacı duyulan bir uygulama durumundadır.

Bütün dünyada özgürlükten alıkoyma anlamındaki hapis cezalarının şekli ve uygulanmasına ilişkin olarak güvenceler geliştirilmektedir. Hapis cezası, devletin toplumda güvenliği sağlamak için sahip olduğu güvenlik tekelinin bir sonucudur.  Birleşmiş Milletler tarafından 1976’da yürürlüğe konulan  ve 15 Ağustos 2000 tarihinde Türkiye’nin imzaladığı, Kişi Özgürlükleri  ve Siyasal Haklar Uluslararası Paktı’nın 10. maddesine göre, “Özgürlüğünden yoksun bırakılmış olan herkes, insanca ve insan kişiliğine içkin onuruna saygı gösterilerek işlem görür.” denmektedir. Yine1987’de kabul edilmiş olan “Avrupa Cezalandırma Kuralları”, tutuklunun koşulları, insan onuruna saygıyı sağlamalıdır ve tutukluluk tarafsız bir biçimde ayrım yapılmaksızın uygulanmalıdır; demektedir.

Görüldüğü gibi çağımızda, “onur ve eşitlik” öne çıkarılmakla kalmamakta, hukuku ve güvenliği sağlamakla görevli olan devletin, bu sorumluluğunu yerine getirirken gözetmesi gereken haklar,  temel ve vazgeçilemez kişisel özgürlükler alanı çok detaylı bir şekilde çizilmektedir.

Mahpusların korunmasındaki bu eksikliğin giderilebilmesi için, kanunlarda kural olarak, alıkonulan kişilerin, kişi dokunulmazlığı hakkı ve vicdan özgürlüğü de dâhil olmak üzere haklarına sahip olmaya devam ettikleri ve bu kişilerin haklarının yalnızca küçük bir bölümünün askıya alındığı (örneğin yerleşme hürriyeti) yahut kısıtlandığı (örneğin örgütlenme ve toplanma özgürlüğü) belirtilmelidir. Bu hususa ilaveten, alıkonulma anında ve sonrasında kazanılan hakların da (örneğin beslenmeye, insan onuruna yakışır yaşam koşullarına ve sağlık hizmetlerine erişim hakkı) tesis edilmesi ve güvence altına alınması gerekmektedir.

Bir mahpusun dış dünyayla ilişkisi ne kadar kesilirse, işkence ve kötü muamele riski de o kadar artar. Avukata danışma hakkı, bu tür durumların önlenmesinde önemli bir araç ve hukuki usullere uygun davranılması şartı için bir güvencedir.

2013 YILINDA CEZAEVLERİNDE İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE

Cezaevleri işkence ve onur kırıcı muamele iddiaları sürekli devam etmektedir. Psikolojik boyutu ağır basan işkenceler yanı sıra ilk dönemlerde sürekli sürdürülen giderek daha uzun aralıklar ve yaygın bir keyfiyete dönüşen çıplak aramalar, hoş geldin dayakları sayım nizamı, hazır ol duruşu, ayakta sayım istemine karşı uymayan mahpusların tekme tokat dövülmesi, şikâyetleri sürmekte, hücrelere girip dayak atma, bağırıp çağırma, küfür etme devam etmektedir. Özellikle çocuk mahpuslara dönük baskılar 2013 yılında daha fazla yoğunlaşmıştır.

Derneğimize 2013 yılında işkence ve kötü muamele gördükleri nedeniyle başvuran mahpuslar ve yakınlarının beyanlarından bazı örnekler vermek istiyoruz.(2013 yılı hak ihlalleri raporumuzda daha detaylı ulaşabilirsiniz.)

$1ü  30 Nisan 2013’te, Erzurum E Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalp hastası olan siyasi mahpus Burhan Kartal, Erzurum Devlet Hastanesi’nde anjiyo olduktan sonra doktorlar tarafında Ankara’ya sevk edildi. Burhan Kartal’ın eşi Filiz Kartal, eşinin kendisini aradığını ve çok zor durumda olduğunu, bedenine elektrik verdiklerini belirterek, “Eşim telefonla beni aradı. ‘Bedenime elektrik verdiler, vücudum simsiyah ve darp izleri var’ dedi” diye beyanda bulundu.

$1ü  9 Mayıs 2013 tarihinde Bozan Bozkurt, şu beyanlarda bulundu: Oğlum Necdet BOZKURT Hazro K Tipi Kapalı İnfaz Kurumunda cezasını infaz etmektedir. 08.05.2013 tarihinde kendisi ile yapmış olduğum görüşmede gardiyanların kötü muamelesi ile karşılaştıklarını belirtti. Oğlum gardiyanların kendilerine askeri dayatmalarda bulunduğunu, karşılarında istedikleri zaman hazır ol komutuna geçmelerini istediklerini ve bunun gibi kötü muamele uyguladıklarını belirtmektedir.

$1ü  25 Temmuz 2013’te “Yasadışı örgüt üyesi olduğu” iddiasıyla Van F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Emrah Abi’nin, kalbindeki rahatsızlığı için sağlık raporu almak için geldiği hastaneden dönerken bekletildiği ring aracının klimasının açılmasını istediği için jandarma erleri tarafından dövüldüğü beyan etti.

$1ü  2 Ocak 2013’te Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Cezaevi’nden talepleri olmaksızın Kandıra (Kocaeli) F Tipi Cezaevi’ne sevk edilen 10 mahpusun sevk esnasında gardiyanlar tarafından darp edildiği, elbiseleri çıkarılarak çıplak arama uygulamasına maruz bırakıldıkları öğrenildi.

$1ü  7 Ocak 2013 tarihinde Enver Elaldı, şu beyanlarda bulundu: “Oğlum Osman Elaldı, Şakran 2 Nolu T Tipi Cezaevinde cezasını infaz etmektedir. Oğlum ile telefon görüşmesi yaptığımızda oğlum bizlere müdürü ve personeli tarafından, arama bahanesiyle koğuşlara zorla girmeye çalıştıklarını; koğuşlara girdikten sonra koğuştakilere baskı uyguladıklarını; işkenceye maruz kaldıklarını; kendisinin de bu sırada çenesini kırdıklarını belirtmiştir. Telefonda öğrendiğimiz kadarıyla durumu iyi değil; ancak cezaevi yönetimince hastaneye sevk edilmemişlerdir. Hayatından endişe duymaktayız.

$1ü  10 Ocak 2013 tarihinde Nevin Tanrıverdi, şu beyanlarda bulundu: “Oğlum Şahin Tanrıverdi, yaklaşık bir yıldır tutuklu olarak cezaevinde bulunmaktadır. Daha önce Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevinde kalıyordu. 08.01.2013 tarihinde dört arkadaşıyla birlikte Amasya E Tipi Kapalı Cezaevine sek edildi. Bugün saat 10.30 civarında Amasya Cezaevini arayarak oğlumun oraya sevk edildiğini kendisinden henüz haber alamadığımı, koğuşunun belli olup olmadığı ve telefon görüşmesi ne zaman yapabileceğimi sordum. Telefondaki yetkili bugün yarın arayabileceğini söyledi. Daha sonra saat 11.00’a doğru oğlum beni aradı. Ben oğlumun durumunu sorunca cezaevi girişinde çıplak aranmak istediğini ancak kendisinin ve dört arkadaşının bu durumu kabul etmediklerini yaklaşık olarak 15 kişi tarafından saldırı yapılarak üzerlerindeki kıyafetlerin yırtıldığını ve darp edildiklerini belirtti. Hatta üzerinde iki mont olmasına rağmen bu kişiler tarafından her iki montunda yırtıldığını söyledi. Ben vücudunda darp izi olup olmadığını sordum ancak bana söylemedi.

$1ü  27 Mart 2013’te Bingöl M Tipi Cezaevi’nden talepleri olmaksızın Çankırı E Tipi Cezaevi’ne sevk edilen Edip Yalçınkaya, Sait Demir, Said Gürkan ve Nuri Tiryaki’nin cezaevinin girişinde darp edildikleri öğrenildi.

$1ü  14.01.2013 tarihinde Abdurrahman Candemir beyanında ”Kırıklar 2 Nolu F tipi Cezaevinde yatmakta olan Oğlum Yusuf Candemir i ziyarete gittim.10 Ocak cezaevi İdaresi oğlum Yusuf başta olmak üzere aynı koğuşta kalan Ersin Ekmekçi, Şiyar Aydemiri Süngerli odaya alarak kendilerinin ellerini ve ayaklarını kelepçeleyerek işkenceye tabi tutulmuş. Biz görüşürken ayakta duramıyordu. Üstünde bir penye tişört ve pantolonun dışında hiçbir şey bırakmamışlardı.

 

$1ü 

$1ü  03.01.2013 tarihinde Nünife Yıldız beyanında”  Şakran 1 Nolu T tipi cezaevinde adli hükümlü olan kocam Nurettin Yıldızın görüşüne 02.01.2013 tarihinde ziyaretine gittim. Eşim bana vücudundaki yaraları gösterdi. Nedenini sorduğumda ise bana ‘’27 Aralık 2012 tarihinde doktora çıkarılmıyoruz diye savcı ile konuşmak istedik. Gardiyanlar buna sert tepki gösterdi ve biz istediğimiz zaman görüşürsünüz dediler ve gece odamızda yatarken büyük bir gürültü ile çok sayıda Gardiyan Odalarımıza baskın yaptı. Beni ve arkadaşım Hüseyin Orak’ ı ellerimizi yukarı gererek kaldırdılar bizi çırılçıplak ettiler ve bizi kör oda denilen kamera görmeyen yere götürdüler. Sabah saat 11.00 den saat 15.00 kadar tekme tokat dövdüler. Bizi gardiyanlar tehdit ettiler

Yukarıda kısaca verdiğimiz örnekler mahpusların cezaevinde yaşadıkları ihlalleri anlatmaktadır.  İHD verilerine göre 2013 yılının ilk dokuz ayında, çıplak arama ve bu arama esnasında yaşatılan onur kırıcı muamele ve şiddet, tükürük örneği alma, odalara yapılan baskınlarda yaşatılan darp ve kötü muameleler başta olmak üzere toplam 544 kişinin işkence ve kötü muamele ile karşılaştığı görülmektedir.

Mahpus Yakınları Ve Avukatlar İçinde 2013 Yılı Kötü Muamele Yılı Olmuştur.

Ziyaretçilere Kayıt esnasında onur kırıcı şekilde davranılmaktadır. Hakaret edilmekte, gözaltı tehditlerine maruz kalmaktadırlar. Ziyaretçilerin kayıt işlemleri sırasında alınan bilgileri Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine verilmektedir. Bayan ziyaretçiler dâhil olmak üzere hem askerler hem de gardiyanlar tarafından arama yapılmaktadır. İç çamaşırlarına kadar bakılmakta bazen giysileri soyulmaktadır. Duyarlı kapıdan geçerken metale karşı duyarlı cihaz en ince ayara alınmış durumdadır. Öyle ki kemer-ayakkabı bir yana, iç çamaşırlarındaki teller, saç tokaları dahi alarm verebilmekte avukatlar üzerlerindeki metal eşyaları hatta sutyenlerini dahi çıkarmaya zorlanmakta ve defalarca bu kapıdan geçmek zorunda kalmaktadır. Ayrıca ayakkabılar duyarlı kapıdan geçmeden önce çıkarılmakta X-R cihazından geçirilmekte ve duyarlı kapıdan terlikle geçilebilmektedir. Duyarlı kapıyı geçebilme başarısını gösterenler için elle üst araması aşaması başlamakladır. Avukatlar X-R cihazından geçilmesine rağmen onur kırıcı, aşağılayıcı taciz boyutuna varan elle aramalara tabi tutulmaktadır. Elle arama sırasında ayakkabı çıkartılması ve aranması istenmektedir.

Bir devlet düşünün, mahpuslarına her türlü işkenceyi, eziyeti reva gören, ailelerine ve avukatlara baskıcı uygulamaları dayatan, onur kırıcı ve insanlık dışı yaptırımlara yönelen ve o karşı konulmaz iktidar gücü karşısında duranları kırıp döken, ezen, söven gerektiğinde yok eden bir güç olsun. Cezaevine atıp kendine mahkûm ettiği insanlarına her türlü mevzuatın üstünde bir uygulama dayatsın ve buna uymayanlara dayak, disiplin cezası, görüş yasağı, hücre cezası gibi cezalar uygulasın.

Kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakan yetkililerin, aynı zamanda temel hakların korunması ve insan onuru ile bağdaşmayacak muamelede bulunulmamasına ilişkin temel bir yükümlülükleri bulunmaktadır.

Bu temel yükümlülük, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 10. maddesinde açık bir şekilde düzenlenmiştir: “Özgürlüğünden yoksun bırakılmış kişiler insani muamele ve insanın doğuştan kazandığı insan onuruna saygılı davranış görme hakkına sahiptir.”

Yine BM Mahpusların Islahı İçin Temel Prensiplerin 1. maddesi; “Bütün mahpuslara doğuştan sahip oldukları insanlık onurunun ve değerin gerektirdiği saygıyla muamele yapılır.” demektedir.

İşkence ve kötü muamelenin diğer biçimleri ise, uluslararası hukukta ve iç hukukumuzda mutlak bir şekilde yasaklanmıştır. İşkenceyi meşrulaştırmanın hiçbir yasal zemini olamayacağı gibi; bu yasağın savaş, olağanüstü hal gibi durumlar da dâhil olmak üzere hiçbir istisnası yoktur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 3; “Hiç kimse, işkenceye ya da insanlık dışı yahut aşağılayıcı muameleye ya da cezaya tabi tutulmayacaktır.”

Ancak, tüm bu düzenlemelere rağmen işkence suçu işlenmeye devam edilmekte; özellikle cezaevleri gibi, mahpusların özgürlüklerinden uzun sürelerle yoksun bırakıldıkları alanlarda ise mahpuslar bu suçlar karşısında daha fazla savunmasız durumda kalmaktadırlar. Cezaevlerinin dışarı ile bağlantısının kopuk olması, çoğu zaman işlenen suçtan çok geç haberdar olunmasına neden olmaktadır. Bu durum ise işkencenin tespitini ve delillerin sağlıklı bir şekilde toplanabilmesini neredeyse olanaksız kılmaktadır. Yine, mağdurun, işkenceye maruz kaldığı mekânda tutulmaya devam edilmesi ve failleri ile sürekli karşı karşıya olması da hak arama ve şikâyetçi olma iradesini olumsuz anlamda etkileyebilmektedir. İşkence suçunun yanı sıra, mahpuslara uygulanan muamele ve kısıtlama araçlarının hukuka aykırı bir şekilde kullanılmasının bizzat işkence olarak değerlendirilebileceği gözden kaçırılmamalıdır.

2013 YILINDA SAĞLIK

İHD Cezaevleri Komisyonu’nun 3-4 ekim 2013 tarihli açıklamasına göre cezaevlerinde, tespit ettiğimiz, 163’ü ağır durumda 544 hasta vardır. Ocak 2013’te kanuna ‘ağır hastalık veya sakatlık nedeniyle cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkûmun cezasının iyileşinceye kadar geri bırakılacağı’ hükmü eklendikten sonra Mayıs 2013’e kadar 460 tutuklu ve hükümlü tahliye talebiyle başvuru yapmıştır. Adalet bakanlığı verilerine göre 2013 yılında cezaevinde 14 kişi rapor beklerken ölmüştür. Rapor için başvuruda bulunan on kişiden sadece birine yanıt verilmiştir. Toplam rapor için başvuruda bulunan 460 başvurudan 417 sine ret verilmiştir.

Adalet Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre 2010 yılında 252, 2011 yılında 268, 2012 yılında 260 mahpus hapishanelerde yaşamını yitirdi. Yani, Türkiye hapishanelerinden her hafta 5 tabut çıkmaktadır. 

F tipi hapishanelerindeki tecride dayalı koşullar tutuklu ve hükümlülerin ruh ve beden bütünlüklerini tehdit etmektedir. Ayrıca mahpusu insan saymayan zihniyet gerek yasal düzenlemeler de, gerekse de uygulamadaki keyfiyet, etik olmayan yaklaşımlar ve bürokratik engellerle özellikle hasta tutuklu ve hükümlüler için insani olmayan bir tablonun ortaya çıkmasına neden olurken, mahpuslar bir veda hakkına dahi erişemeden yaşamlarını yitirmektedir.

5275 sayılı İnfaz Kanunun 16. maddesinin 3. fıkrasında Adalet Bakanlığı’nca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenen raporlarının Adli Tıp Kurumu’nun onayına sunulması ile ilgili düzenleme bulunmasına rağmen bu raporlar yeterli görülmeyip ATK tarafından yeniden düzenlenmektedir. Ocak ayında yapılan değişiklikle, Cumhuriyet Savcılarına geniş bir takdir yetkisi tanınarak “toplum güvenliği bakımından tehlikeli” kabul edilecek mahpusların ATK raporuna rağmen tahliye edilmemesi düzenlenmiştir. Bu hasta mahpusların tahliye edilememesi uygulamasına dönüşmüştür. Uygulama sadece tutuklu ve hükümlüleri değil ailelerini ve yakın çevrelerini de etkileyen bir işkenceye dönüşmektedir.

Özellikle 2013 yılında değişik cezaevlerinden almış olduğumuz en yoğun başvuru kelepçeli tedavi ve tedavi sırasında hatta ameliyathanelere bile kolluk güçlerinin girmesi üzerine doğan hak ihlalidir.

Hasta Mahremiyeti ve Özel Hayatın Gizliliği Anayasal Haktır. Hasta mahremiyetinin ihlaline neden olacak bu tavır ve davranışlarla ilgili derneğimize şikâyetler gelmektedir. Bu ve benzeri davranışları dolayısıyla kolluk kuvvetlerinin ve onlara bu emri verenlerin Anayasal suç işledikleri bilinmelidir. Bu bağlamda gerek tıbbı müdahale gerekse muayene sırasında kolluk kuvvetlerinin ve hastane yönetiminin hasta mahremiyetini ve özel hayatın gizliliğini ihlal edecek şekilde tavır sergilemesi anayasaya aykırıdır.

Bu yıl yaşanılanlara bir örnek bunu çok iyi ifade etmektedir;

“On dokuz Mayıs Üniversitesine burun kemiği ameliyatı olması için getirilen mahpusun güvenliğinden sorumlu jandarma ameliyathane iç koridorunda beklemek isteyince, ameliyathane sorumlusu Prof. Dr.Kenan Erzurumlu, “steril olan bir ortamda sağlık görevlileri dışında kimsenin bulunamayacağını” belirterek, jandarmadan ameliyathane dışında beklemelerini istemiş, talebi olumlu karşılanmayınca duruma tepki göstererek görevinden istifa etmiştir.”

Ulusal ve uluslararası hasta hakları ne diyor:

Hastanın mahremiyetine saygı gösterilmesi esastır. Hasta, mahremiyetinin korunmasını açıkça talep de edebilir. Her türlü tıbbi müdahale, hastanın mahremiyetine saygı gösterilmek suretiyle icra edilir”  “Muayenenin, teşhisin, tedavinin ve hasta ile doğrudan teması gerektiren diğer işlemlerin makul bir gizlilik ortamında gerçekleştirilmesi gerekir. “Tedavisi ile doğrudan ilgili olmayan kimselerin, tıbbi müdahale sırasında bulunmamasını isteyebilir.”

Yine Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kuralları’nda (Kural 33) “kelepçe, zincir, demir ve dar gömlek gibi kısıtlama araçlarının, cezalandırma vasıtası olarak kullanılamayacağı” düzenlemesi yer almaktadır. Yine aynı madde; “zincir ve demir”in kısıtlama için kullanılamayacağını belirtmektedir. 

Kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakan yetkililerin, aynı zamanda temel hakların korunması ve insan onuru ile bağdaşmayacak muamelede bulunulmamasına ilişkin temel bir yükümlülükleri bulunmaktadır.

Derneğimizin birçok şubesine yapılan başvurularda gözlemlediğimiz bir başka hak ihlali olarak sizinle paylaşacağımız başlık Hipokrat yemini yapmış olan fakat yemine uygun davranmayan bazı hekimlerimiz tarafından gerçekleştirilmektedir. Bazı kolluk güçlerinin mevzuata uyarak kelepçeyi çıkarmak istemesine rağmen hekimin talebi ile kelepçe çıkarılmamaktadır. Buda tam tersi bir ihlalin hekim tarafından yapıldığını göstermektedir. Konuyla ilgili birçok şubemiz bu hekimleri bulundukları meslek örgütüne bildirmekte ve haklarında soruşturma açılmasını talep etmektedir. Hasta hakları yasalarla güvence altına alınmıştır. Diğer yandan Hekimlik mesleğinin nasıl yürütüleceği, ulusal sağlık mevzuatında, TTB Hekimlik Meslek Etiği Kurallarında, Tıbbi Deontoloji Tüzüğü’nde, Hasta Hakları Yönetmeliği’nde, Uluslararası Sözleşmelerde, İstanbul Protokolü’nde ve Dünya Tabipler Birliği Bildirgelerinde tanımlanmıştır. Hekimler hastaların ırk, dil, din, mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, ekonomik ve sosyal durumları ile sair farklılıkları dikkate almadan mesleklerini yürütmek zorundadır. Bu bağlamda Tutuklu ve hükümlülerin muayenesi ve tıbbı müdahalesi de öteki hastalarınki gibi, kişilik haklarına saygılı, hekimlik sanatını uygulamaya elverişli koşullarda yapılmalı ve onların gizlilik hakları korunmalıdır. Polis ya da diğer kolluk görevlileri hiçbir zaman muayene ve tıbbı müdahale ortamında, ameliyat halinde ameliyathane iç koridorunda bile bulunmamalıdır. Hekimin, bu koşulların sağlanması için ilgililerden istekte bulunma hakkı ve sorumluluğu vardır. Hükümlü ve tutuklu hastaların haklarının korunması için gerekli çalışmalar bir an önce yapılmalıdır. Devlet ve görevlileri İnsan haklarını ve hasta haklarını tanımayan ve ihlal yapan değil bu hakları koruyan kollayan komunda olmalıdır.

Cezaevlerindeki hasta mahpuslarla ilgili taleplerimiz şöyle sıralanmaktadır.

1- Cumhurbaşkanlığının özel af niteliğinde cezanın kaldırılması ile ilgili prosedüründe değişiklik yapılmalıdır. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 01.01.2006 tarih ve 20 sayılı Genelgesi’nde özel af taleplerinde yapılması gereken işlemler belirtilmiştir. Bu işlemler arasında hükümlünün tam teşekküllü bir devlet hastanesi sağlık kurulundan alacağı sağlık raporunun onaylanmak üzere Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi, bu yetmezmiş gibi Adli Tıp Kurumu isterse hükümlünün Adli Tıp Kurumuna gönderilmesi gerektiği belirtilmektedir. Adli Tıp Kurumu tekelinin genelge ile kabul edilmesi önemli sorunlara sebep olmaktadır. Nitekim bu kadar çok sayıda ağır mahpus olmasına rağmen af yetkisinin sınırlı olarak kullanılması prosedürün mahpus aleyhine olduğunu göstermektedir. Bu prosedürde Adli Tıp Kurumu devreden çıkarılmalı, tam teşekküllü devlet hastanelerinin verecekleri raporlar yeterli görülmelidir.

2- 5275 sayılı İnfaz Kanunun 16. maddesinin 3. fıkrasında cezanın infazının ertelenmesiyle ilgili olarak Adalet Bakanlığı’nca belirlenen tam teşekküllü hastanelerin sağlık kurullarınca düzenlenen raporlarının Adli Tıp Kurumu’nun onayına sunulması ile ilgili düzenlemenin kaldırılması gerekmektedir. Uygulamada Adli Tıp Kurumu tam teşekküllü hastanelerin vermiş olduğu raporları onaylamak için hasta mahpusu da İstanbul’a çağırmakta, bu durum başlı başına bir eziyet halini almaktadır. Adli Tıp Kurumu genellikle de verilen raporları onaylamamaktadır. Bu nedenle yasanın bu hükmünün değiştirilerek hapis cezasının hastalık nedeniyle ertelenmesinin Adli Tıp tekelinden çıkarılması gerekir.

3- 5275 sayılı İnfaz Kanununun 16. maddesinde Ocak ayında yapılan değişikliğe bile Adli Tıp Kurumu direnmektedir. Kanun değişikliği ile hayati tehlike kriteri yerine yaşamını tek başına idame ettirememe kriteri getirilmiştir. Ancak bunun yanı sıra Cumhuriyet Savcılarına geniş bir taktir yetkisi tanınarak toplum güvenliği bakımından tehlikeli kabul edilecek mahpusların hastalığına rağmen tahliye edilmemesi düzenlenmiştir. Nitekim bu hüküm gerekçe gösterilerek Metris Cezaevinde hükümlü olarak tutulan Ramazan Özalp, Salih Tuğral, ve Ergin Aktaş  Adli Tıp Kurumunun cezaevinde kalamaz raporu vermesine rağmen tahliye edilmemiştir. Kanundaki bu kriterin mutlaka kaldırılması gerekmektedir.

4- Adli Tıp Kurumunun resmi bilirkişi tekeli kaldırılmalıdır. Bilimsel kriterlerden ziyade bilimsel olmayan kriterler ile hareket eden ve tamamen siyasal iktidarın etkisinde olan Adli Tıp Kurumu’nun bu tekeli kaldırılmalı, üniversitelerin Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlıkları veya Sağlık Bakanlığı’nın Eğitim ve Araştırma Hastaneleri gibi kurumların bilirkişilik vasfı kabul edilmeli, buna göre düzenlemeler yapılmalıdır.

5- Adalet Bakanlığı, İçişleri ve Sağlık Bakanlığı arasındaki Üçlü ve İkili Protokoller İnfaz Yasasının 71. maddesi ile uluslararası kurallara ve etik ilkelere uygun değildir. Bu protokollerle hasta mahpusların sağlık sorunlarının çözülemediği ve yeni bazı sorunları beraberinde getirdiği (kelepçeli muayene gibi) bilinmektedir. Adalet Bakanlığı’nın bir an önce hapishanelere hastane ve revir yaparak nitelikli personel ( Uzman doktor gibi) ihtiyacını karşılaması gerekmektedir.

6- Özellikle F Tipi hapishanelere geçildikten sonra bu hapishanelerdeki tecrit koşulları hastalıkları tetiklemekte ve mahpusların hastalıklarının hızlı bir şekilde ilerlemesine neden olmaktadır. Tecrit uygulamaları bir nevi mahpusu çürütme politikası olarak uygulanmaktadır. Dolayısıyla hapishanelerdeki tecrit uygulamasına son verilmelidir.

7- Hapishanelerde beslenme, havalandırma ve spor yapma imkanları iyileştirilerek ve hijyen sağlanarak, mahpusların beden ve ruh sağlıklarının korunmasına yardımcı olunmalıdır.

8- 5275 sayılı kanundaki adli-siyasi ayrımı yapılarak siyasilere daha ağır ve daha fazla infazı düzenleyen hükümler kaldırılmalı, kanun bir bütün olarak, özgürlüğünden yoksun bırakılan ya da hapsedilen kişilerin korunması ile ilgili BM kurallarına uygun hale getirilmelidir.

9- Bir önceki yasama döneminde TBMM tarafından onaylanan İşkenceye Karşı Sözleşmenin seçmeli protokolü uyarınca 1 yıl içerisinde oluşturulması öngörülen ulusal önleme mekanizmasının sivil toplum kuruluşları ve demokratik kitle örgütlerinden oluşması gerekmektedir. Böylece hapishanelerin etkili bir şekilde denetlenmesi sağlanmalıdır.

10- Hapishanelerdeki sağlık koşulları düzeltilinceye kadar Adalet Bakanlığı’nın acilen tüm hapishanelerdeki sağlık sorunu olan mahpusları sağlık kontrolünden geçirmesi ve bunların kayıtlarını tutması sağlanmalıdır.

2013 YILINDA SEVK (SÜRGÜN)

Son yıllarda cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri raporları incelendiğinde en yoğun hak ihlali yaşanan başlıklarından birisinin de zorunlu sevkler yani  sürgünler olduğu görülür.

Bingöl cezaevinden gerçekleşen firar olayından sonra daha da yoğunlaşan adeta Kürt mahpuslardan intikam alma girişimde bulunan yetkililer, mahpuslara karşı tecridin daha da derinleşmesini planlamakta, mahpusun onurunu çiğneyerek iradesini teslim almak istemektedir.

Cezaevi komisyonumuzun 19.12.2013 verilerine göre 23.09.2013 -19.12.2013 tarihleri arasında; Bingöl, Muş, Batman, Mardin, Siirt, Diyarbakır, Edirne cezaevlerinden, Tekirdağ Bandırma, Edirne, Silivri cezaevlerine 345 mahpus sevk edilmiştir.

Bulundukları cezaevinden sevk edilen mahpusların büyük çoğunluğunun aileleri o bölgede oturmakta olup en yakın mesafe 1648 km dir. Ekonomik durum bakımından aileler için ciddi sorunlar yaşanacağı ve aile ile iletişim tamamen engellendiği gözlemlerimiz arasındadır. 

Oysaki Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi 2 No’lu Genel Raporunda belirttiği görüşünü 2005 yılı Aralık ayında Türkiye’ye yaptığı ziyaret üzerine 2006 yılında yayınladığı raporunda da yinelemiştir. Raporun 22. paragrafında ele aldığı üzere:

“Aile bağlarının kopmaması için özel çaba gösterilmelidir. Bu bağlamda:

Mahpuslar, mümkün olduğu ölçüde ailelerinin ya da yakın akrabalarının bulunduğu yerlerin yakınında bulunan cezaevlerine yerleştirmelidir. Denilmektedir.

Sevklerin gerçekleştiği cezaevi idareleri Hükümlü ve tutuklu nakillerinin çoğu zaman yetersiz kapasiteden kaynaklandığı ifade edilmektedir. Bölgede kampüs cezaevlerinin de yapılıyor olması sürgünleri hukuki meşruiyetten uzak kılmaktadır. Zira Diyarbakır kampüs cezaevi inşaatının 2014 Nisanında biteceği kararlaştırılmıştır.

Nakillere gerekçe olarak yer sıkıntısı gösterilmektedir ki bu ceza ve güvenlik tedbirlerinin uygulanması hakkında kanunun 56. Maddesine göre geçerli bir sebeptir. İnfaz kanunu ( MADDE 56.- (1) Kurumların elverişsiz ve yetersiz kalması, kapsama gücünün aşılması, kullanılamaz hâle gelmesi, asayiş, güvenlik, doğal afet, yangın ve büyük onarım gibi zorunlu nedenlerle başka kurumlara nakledilmeleri gerekli görülen hükümlüler, yargı çevresi dışında Adalet Bakanlığınca belirlenen ve konumlarına uygun olan diğer kurumlara nakledilebilirler.) .Ancak m 56 nın lafzi yorumundan da anlaşılabildiği gibi ‘konumlarına uygun kurumlara nakledilmeleri ‘ gerekmektedir. Yani Batmandan, Diyarbakır’dan, Mardin’den alınan hükümlü ve tutukluların Türkiye’nin öteki ucu anlamına gelen Edirne, Tekirdağ, Bandırma vb. illerdeki hapishaneler e gönderilmesinin konumlarına uygun olmasıyla bir bağlantısı yoktur. Ayrıca sürgün edilen hükümlü ve tutukluların hepsinin siyasi mahpuslar olduğu belirlenmiştir. Bu durum infaz kanunun 2. maddesi ile bağdaşmamaktadır.( MADDE 2.- (1) Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazına ilişkin kurallar hükümlülerin ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, doğum, felsefî inanç, millî veya sosyal köken ve siyasî veya diğer fikir yahut düşünceleri ile ekonomik güçleri ve diğer toplumsal konumları yönünden ayırım yapılmaksızın ve hiçbir kimseye ayrıcalık tanınmaksızın uygulanır.

Madde 2’den anlaşıldığı gibi infaz kuralları herkese eşit olarak uygulanmalıdır. Sürgüne gidenlerin hepsinin siyasi tutuklu veya hükümlü olması anayasa madde 10(kanun önünde eşitlik ilkesi) ile de çelişmektedir. Benzer düzenleme AİHS m14 te (ayrımcılık yasağı)  yer almaktadır. Buradan anlaşılacağı gibi aslında sorun yer darlığı değil, siyasi mahpuslardan Bingöl cezaevinde gerçekleşen firar olayının hesabını soran zihniyettir.

Cezaevlerinde yapılan sürgünlerin faturası mahpuslara ve ailelerine kesilemez. Bir devletin bu kadar yüksek sayıda vatandaşını hapsetmesi tamamıyla yüksek suç oranıyla açıklanamaz. Bundan emniyet birimleri ve yargının genel yaklaşımının da kısmen sorumlu olması gerekir(99)22 sayılı bakanlar komitesi tavsiyesi) Dolayısıyla devlet kaynaklarının yetersiz olduğu gerekçesiyle sürgünler gerçekleştiriyor ise ve ailelere mağduriyet yaşatılıyorsa devlet vatandaşının bu maddi manevi kayıplarını karşılamalıdır.

Avrupa işkenceyi önleme komitesi nin 2 nolu genel kararında “aile bağlarının kopmaması için özel çaba gösterilmelidir” ibaresi yer alır. Ayrıca CPT standartlarında “mahpusların dış dünyayla temaslarını makul düzeyde devam ettirmesi de çok önemlidir. Her şeyden önce mahpuslara aile ve yakın arkadaşlarıyla ilişkilerini devam ettirebilme imkânı verilmelidir. Bu bağlamda ailesi uzakta yaşayan mahpuslar için ziyaret ve telefon teması kurallarının uygulanması konusunda esnekliğe gerek olduğunun örneğin bu tür mahpusların ziyaret saatini biriktirebilmesine veya aileleriyle telefonla temas kurabilmek için daha iyi imkânlara izin verilmesi gerektiğinin altı çizilmiştir.

Sürgünleri TCK m.20 (ceza sorumluğunun şahsiliği) açısından incelersek ailelerin de bedel ödemek zorunda bırakıldığı gerçeğiyle karşılaşırız. Her ne kadar mahpusların yaptıklarından ötürü cezaevinde yatmıyorlarsa da 1800 km ötedeki cezaevine gitmek onlar için bir cezadır ve ciddi bir masraftır. Ülkemizde bu masrafı karşılayamadığı için veya başka yükümlülüklerinden ötürü yakınını göremeyenlerin sayısı göz ardı edilemeyecek kadar çoktur. Bu maddi manevi bir bedel ödetmedir.

Nakillerdeki bir diğer önemli mesele hasta mahpusların naklidir. Yolculuk yapması sakıncalı olan ağır hasta mahpuslar bile nakledilmişlerdir. Yine infaz kanunu 58/2 de nakil sırasında mahpuslara onur kırıcı şekilde yaklaşılmaması ve yolculuğun eziyete çevrilmemesi gerektiği hükmü yer almaktadır. Ancak mahpuslardan gelen şikâyetler personelin bu hükme uymayarak keyfi uygulamalar yaptıkları yönündedir. Mahpuslar taciz hakaret ve tehditlere maruz bırakılmıştır. Oysa CPT’nın 11. Genel raporundan alınan bu pasajda ilişkilerin nasıl olması gerektiği özetlenmiştir. “ İnsani bir cezaevi sisteminin temel taşı, mahpuslarla ilişkilerinde doğru yaklaşımın ne olması gerektiğini bilen, işini sadece bir görev değil meslek olarak gören, iyi seçilmiş ve eğitilmiş cezaevi personeli olmuştur.  Mahpuslarla olumlu ilişkiler kurmak, bu mesleğin temel özelliği olarak görülmelidir”.

Daha önce de davası sonuçlanmamış tutukluların da sevk edilenler arasında olduğuna değinmiştik. Bu durumda avukata erişim sorunsalı ile karşılaşılmaktadır. Avukatların Görevleri Hakkındaki BM Temel İlkeleride avukatla görüşmek için yeterli zamana sahip olma ve gizli görüşme hakkını tekrar etmektedir. 8. ve 22. ilkelerde şöyle denilmektedir:

“Tutuklanan, alıkonulan veya hapse atılan herkese, avukat tarafından ziyaret edilmek, kendisiyle iletişim kurmak ve kendisine danışmak için yeterli fırsatlar, zaman ve tesisler gecikmeden, dinlenmeden veya sansüre uğramadan sağlanmalıdır. Bu tür müzakereler, kolluk kuvvetlerinin görüş mesafesinde olabilir ancak işitme mesafesinde olmamalıdır”. “Hükümetler, avukatlar ile müvekkilleri arasında, profesyonel ilişkileri gereği gerçekleşen tüm görüşmelerin ve müzakerelerin gizli olduğunu kabul etmeli ve buna saygı duymalıdır”.

Avrupa İşkencenin ve Diğer İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi (“CPT”) uzun yıllardır hukuki yardıma erken erişimin işkenceye karşı bir koruma olarak önemini vurgulamaktadır. CPT, taraf devletlere yardımcı olmak için tasarlanmış, kabul edilebilir standartlar, şartlar ve uygulamalardan oluşan birçok Genel Rapor düzenlemiştir. İkinci Genel Raporunda, hukuki yardıma erişimin alıkonulan kişilere kötü muamele edilmesine karşı temel bir koruma olduğunu, özgürlükten mahrum kalınmasının başlangıcından itibaren geçerli olması gerektiğini ve avukat ile iletişim kurma ve avukat tarafından ziyaret edilme ve ilke olarak, sorgulama sırasında avukat bulundurma haklarını içermesi gerektiğini belirtmiştir. Avukatların görevleri hakkında BM temel ilkelerinden ve CPT raporlarından da anlaşıldığı gibi mahkûmların sürgün edilmesi avukatlarına olan erişimi engellemekte ve adil yargılanma hakkının da gasp edilmesine yol açmaktadır. CPT raporlarında vurgulanan bir diğer mefhum da avukatlara hemen erişimin aslında işkenceyi ve kötü muameleyi önlemede ne kadar elzem olduğudur.

2013 YILINDA CEZAEVİNDE ÇOCUK MAHPUSLAR

Ülkemiz cezaevlerinde yukarıda bahsettiğimiz sorunlarla baş etmeye çalışan yetişkin mahpusların durumu ortada iken çocuk mahpusların durumu ise daha vahimdir. Devletin “koruyorum” demek için çıkardığı kanunla kendilerine “suça sürüklenen çocuk” dediği, duruşma zabıtlarında isimlerinin başına “D.E.Y” eklenerek koruyormuş gibi yaptığı çocukların durumunu sizlerle paylaşacağız.

Devletin alıkoyma yetkisine dayanarak, cezaevi ya da herhangi bir tutulma yerine koyduğu bireylere karşı bakım, gözetim ve koruma sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk aynı zamanda bir zorunluluğu ifade eder. Çocuklar söz konusu olduğunda ise yukarıda belirtilen basit sorumluluk çok daha detaylı ve çok daha hassas boyutlar kazanmaktadır. Devletin aileden ayırarak, yetiştikleri, yaşadıkları yerlerden binlerce kilometre uzakta alıkoyduğu çocukları ulusal ve uluslararası mevzuat ve kurallar çerçevesinde koruması ve kollaması, devlet görevlileri bakımından yasal bir zorunluluktur.

Oysa cezaevlerinde her gün, her an çocuk mahpuslara işkence yapılmakta ve insan onuruyla bağdaşmayan uygulamalarla, çocuk olmalarından kaynaklanan tüm hakları ihlal edilmektedir.

Devletin Pozantı cezaevinde meydana gelmiş ve ortaya çıkmış utanç tablosu karşısında bulduğu yegâne çözüm olan; çocukları Türkiye’nin dört bir yanına dağıtma kararı sorunları çözmediği gibi yenilerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Anne babalarından binlerce kilometre uzakta cezaevlerine kapatılan çocuklar aylarca aileleri ya da dışarıdan herhangi bir insanla görüşememektedirler. Dış dünya ile hiçbir bağlantı kuramamanın getirdiği sorunların yanında bir de yaşamları üzerine kararları cezaevi idaresinin elinde bir çaresizlik içine girmektedirler.

2013 yılında cezaevlerinde çocuklarla yapmış olduğumuz Ankara, İzmir, Mardin, Mersin şubelerimizin cezaevi komisyonlarından gelen raporlardan kısa alıntılar yapacağız. Bu alıntılar cezaevlerinde bulunan çocuk mahpusların durumunu açıkça göstermektedir.

16.09.2013 ve 09.10.2013 tarihlerinde, Ankara Çocuk ve Gençlik Kapalı Cezaevinde H.E. (17), E.T. (16), K.Ş. (17) ile ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Çocuk mahpuslar; özellikle hastane/mahkeme sevklerinde çıplak arama uygulamasının sıklıkla dayatıldığını; çıplak aramanın uygulandığını; infaz koruma memurlarının ve jandarmaların kötü muameleleri ile karşılaştıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca, koğuşlarda bulunan tuvaletlerin gün boyunca otomatik kapılar ile kilitli olması ve kilidi ancak gardiyanın açması uygulamasının tuvalet ihtiyacının giderilmesini gardiyanın iznine tabi hale getirdiği ve buna ilişkin bir takım onur kırıcı, aşağılayıcı pratiğin geliştiği belirtilmiştir. Haftalık telefon görüşmelerinde tekmil verilmesi şartı ve bunun infaz koruma memurlarının denetimine tabi olmasının, kısıtlı telefon görüşmelerinin gerçekleştirilmesini imkânsız kıldığı ve yine aşağılayıcı bir tutum olarak uygulamanın sürdürüldüğü dile getirilmiştir. Dahası, çocuk mahpusların doğrudan diğer mahpusların önünde yahut görüp/duyulabilecek mesafelerde kaba dayağa, ağır hakaretlere maruz bırakıldığı belirtilmiştir.

Mardin E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan Ankara Çocuk Ve Gençlik Kapalı Cezaevine 02.12.2013 Tarihli Çocuk Mahpus Sevki Hakkında İHD Ankara ŞB Raporundan “Mardin E Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan M.K. ve F.T., sabahın erken saatlerinde – yaklaşık sabah 6 suları- gardiyanların ani oda baskını ile uyandıklarını belirtmektedirler. İnfaz koruma memurları tarafından M.K. ve F.T.’ye ‘’kemik testi’’ için Ankara’ya götürüleceklerini belirtilmiştir. Buna karşın çocuk mahpuslar sevk öncesi cezaevi müdürü ile görüşmek istediklerini belirtmişlerdir. Çocuk mahpuslar, 1-2 saat süren bekleme süreci geçirdiklerini; bu esnada cezaevi personelinin tereddütlü davranışlarından dolayı rahatsızlık duyduklarını; Ankara’ya götürülmeye esas gerekçeyi yahut bir açıklama yapması için cezaevi müdürünü beklerken; normalde 8 kişilik kapasiteye sahip olan; ancak 11 kişi olarak kaldıkları koğuşlarına, çocukların ifadesi ile “neredeyse bütün cezaevi infaz koruma memurlarının” dolduğunu belirtmektedirler. Çocuk mahpuslar, koğuşa giren infaz koruma memurlarının sayım yapmak üzere geldiklerini belirtmelerine rağmen; sayım yapmak yerine, M.K. ve F.T.’yi zorla koğuştan dışarı çıkarmaya çalışmışlardır. Zorla çıkarılmaya direnen M.K. ve F.T.’ye, infaz koruma memurlarının fiziksel şiddet uyguladığı belirtilmektedir. Ayrıca, koğuşta bulunan diğer mahpusların da, şiddet uygulanmasına engel olmak isteyince, aynı kötü muameleye, fiziksel şiddete maruz kaldıkları belirtilmektedir. M.K. ve F.T., uygulanan fiziksel şiddetin boyutunun ağır olduğunu, tek tek bütün mahpus çocukların darp edilerek koğuştan çıkarıldığını ve geride kalan 9 arkadaşlarının ayrı ayrı hücrelere götürüldüklerini, geride kalan 9 arkadaşlarının bugün dahi hücre disiplin cezasında olduklarını düşündüklerini, belirtmektedirler. Bu olaylar esnasında, Cezaevi I. Müdürünün de hazır bulunduğunu; müdürün M.K.’yı M.K.’nın başını demir parmaklıklara vurmak suretiyle darp ettiğini, M.K. belirtmektedir. Ayrıca F.T’ye tokat atan kişilerden birinin Cezaevi İnfaz Savcısı olduğunu sonradan öğrendiklerini F.T. ve M.K. ifade etmektedirler.  Ring aracına bindirilmeden önce M.K., burnunun gardiyanlar tarafından burkulmak suretiyle kendisine çok ağır şiddet uygulandığını ellerinin arkasına sabitlenerek yere yatırıldığını, üzerine gardiyanların çullanarak kendisini darp ettiklerini, zorla soyduklarını ve bu şekilde üst aramasına maruz kaldığını belirtmektedir. Çocuk mahpuslar Mardin’den Ankara’ya ring aracı ile getirildiklerini, yolculuğun 13–14 saat sürdüğünü, yolculuk boyunca her ikisinin de ellerinin arkadan kelepçeli olduğunu belirtmektedirler. Ayrıca yolculuk boyunca defalarca talep etmelerine rağmen kendilerine hiç yemek ve su verilmediğini, bütün yolculuk boyunca yalnızca bir kez tuvalete götürüldüklerini ifade etmektedirler. 13- 14 saat süren ring aracı ile yolculuk sonrası Ankara’ya getirilen çocuklar öncelikle, kabul etmemelerine rağmen cezaevi infaz koruma memurlarınca ayrı ayrı kamerasız odalara alınarak çıplak aramaya maruz bırakıldıklarını ifade etmektedirler. Sincan Çocuk ve Gençlik Kapalı Cezaevi’ne getirildikleri günün ertesi gün olan, 3.12.2013 tarihinde ise; çocuklar, rızaları dışında zorla saçlarının cezaevi görevlilerince asker tıraşı yaptırılarak kesildiğini ve maruz kalmış oldukları bu tür muamelelerin rızalarının dışında olduğunu,  bu tür muamelelerle onurlarının incindiğini ayrıca belirtmektedirler.

Görüşme gerçekleştirilen çocuk mahpuslar M.K. ve F.T.’nin saçlarının tıraşlı olduğu; kafataslarında yer yer şişlikler bulunduğu; ayrıca M.K.’nin, darp sonrası sürekli ağrıdığını belirttiği bacağını sürüyerek yürüdüğü; heyetimiz tarafından gözlendiğinden; bu konunun önemine dikkat çekmek gerekmektedir. M.K. ve F.T.’nin sevk sonrası rızaları dışında saç tıraşına tabi tutulması; kişilerin fiziksel bütünlüğüne yönelen, çocukların yaygın bir şekilde uygulandığını belirttiği çıplak arama insan onurunu zedeleyici, aşağılayıcı bir uygulamadır. Bu uygulamalar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 3 üncü madde bağlamında; kötü/onur kırıcı/aşağılayıcı muamele ve işkence niteliğinde değerlendirilmektedir.

Özellikle özgürlüğünden yoksun bırakılmış çocuklarla ilgili sözleşmeler ülkemizde çok açıkça çiğnenmektedir.

ÖZGÜRLÜĞÜNDEN YOKSUN BIRAKILMIŞ ÇOCUKLARIN KORUNMASINA İLİŞKİN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER KURALLARI (HAVANA KURALLARI)

Tüm dünyada özgürlüklerinden yoksun bırakılan çocukların durum ve koşullarından duyduğu endişeyle, Özgürlüklerinden yoksun bırakılan çocukların istismara, zararlı davranışlara ve haklarının ihlâline son derece açık olduklarının bilinciyle, 1. Bir çocuğun belirli bir kuruma yerleştirilmesinin her durumda en son ve en kısa süre için başvurulacak bir yöntem olması gerektiğini teyit eder. 2. Özgürlüğünden yoksun bırakılan çocukların, güçsüz ve savunmasız durumları nedeniyle özel bakıma ve korumaya gereksinimleri olduğunu, haklarının ve esenliklerinin özgürlüklerinden yoksun bırakıldıkları süre içinde ve sonrasında güvence altına alınması gerektiğini kabul eder;

HAVANA KURALLARI I. TEMEL KOŞULLAR

1.Çocuk ceza adaleti sistemi, çocukların haklarının ve güvenliğinin lehinde davranır ve onların fiziksel ve ruhsal sağlıklarına destek olur. Bir çocuğun hapsedilmesi, başvurulacak en son tedbirdir.

2. Çocuklar ancak, bu Kurallar ile, Birleşmiş Milletler Çocuk Ceza Adaleti Sisteminin Uygulanması Hakkında Asgarî Standart Kurallar’da (Beijing Kuralları) yer alan ilkelere ve usullere göre özgürlüklerinden yoksun bırakılabilir. Bir çocuğun özgürlüğünden yoksun bırakılması, başvurulabilecek en son tedbirdir; bu tedbir istisnaî hallerde ve zorunlu asgarî bir süre için kullanılabilir. Özgürlükten yoksun bırakma süresinin uzunluğuna yetkili yargı makamları tarafından karar verilir; bu karar çocuğun daha erken salıverilmesi ihtimalini ortadan kaldırmaz.

3. Bu Kurallar, insan haklarına ve temel özgürlüklere uygun olarak, bütün tutma türlerinin zararlı sonuçlarını bertaraf etme ve çocuğun toplumla bütünleşmesini kolaylaştırma düşüncesiyle, herhangi bir biçimde özgürlüğünden yoksun bırakılan çocukların korunması için Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen asgarî standartları oluşturmayı amaçlamaktadır.

4. Bu Kurallar, ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, milliyet, siyasal veya başka bir fikir, kültürel inanç veya uygulama, mülkiyet, doğum veya aile statüsü, etnik veya toplumsal köken ve özgürlük gibi sebeple ayrımcılık yapılmaksızın, tarafsızlıkla uygulanır. Çocukların dinî ve kültürel inançlarına, bunları uygulamalarına ve manevî değerlerine saygı gösterilir.

ÖZGÜRLÜĞÜNDEN YOKSUN BIRAKILMIŞ ÇOCUKLARIN KORUNMASINA İLİŞKİN BİRLEŞMİŞ MİLLETLER KURALLARI

B. Giriş, kayıt, hareket ve nakil

 (d) Çocuğun her girişi, nakli ve salıverilmesi ile ilgili olarak ana-babasına ve kararın verildiği tarihte çocuğun gözetimi altında olduğu vasisine verilen bilginin ayrıntıları;

24. Çocukların kuruma girişi yapılırken, tutuldukları kurumun düzeni ile ilgili kuralların bir kopyası, sahip oldukları hakları ve yükümlülükleri anlayabilecekleri bir dilde anlatan bir yazı ile birlikte, yapacakları şikayetleri inceleyecek yetkili makamların adresleri ve ayrıca kendilerine hukukî yardım sağlayacak kamu ve özel kuruluşların adresleri verilir. Okuma yazması olmayan veya yazılı metinlerin dilinden anlayamayan çocuklara, bu konuları tam olarak anlayabilecekleri bir tarzda kendilerine bilgi verilir.

26. Çocuklar, yeterli havalandırma ve ışıklandırması bulunan, hiçbir şekilde sıkıntı çekmelerine veya üzüntü duymalarına sebep olmayacak türden araçlarla nakledilirler; nakil giderleri idare tarafından karşılanır. Çocuklar keyfî sebeplerle bir kurumdan diğerine nakledilemezler.

K. Fiziksel kısıtlamanın ve zor kullanmanın sınırları

63. Aşağıda Kural 64’de belirtilen haller hariç, herhangi bir amaçla çocuklara kısıtlama ve zor kullanma yöntemleri uygulanması yasaktır.

Bütün bunlarla birlikte; çocukların dile getirdiği hak ihlalleri iddialarının ciddi bir araştırmaya tabi tutularak sonlandırılması, ilgililer hakkında gerekli idari/cezai soruşturma yürütülmesi; uygulanan tecridin, disipline etme sisteminin; onur kırıcı/aşağılayıcı muamele ve uygulamaların sonlandırılması gerekmektedir.

2013 yılında Türkiye cezaevlerinde almış olduğumuz başvurular arasında engelli mahpusların  ve cezaevinde bulunan LGBT  bireylerin yaşadıkları hak ihlalleri  konusunda insan hakları savunucuları olarak büyük bir eksiklik yaşadığımız komisyonumuz tarafından bilinmektedir. Bu alanda cezaevleri alanında hak ihlallerini gözlemleyen dost derneklerin (CİSST) verileri durumun vahametini gözler önüne sermektedir. Bu değerlendirmeleri paylaşmak istiyoruz.

CEZAEVİNDE ENGELLİ OLMAK..

Türkiye’de özellikle 1980 sonrası inşa edilen neredeyse bütün hapishane tipleri iki katlı binalar halindedir. Bu binalarda koğuş tek katlı olsa dahi, atölyeler, işlikler, bazı hapishane tiplerinde ziyaret kabinleri, revirler üst katlarda yer almaktadır. Yani iki kat üzerine inşa edilen bu hapishanelerde gerekli donanım da olmadığından görme engelliler ve ortopedik engelliler koğuşları ve çıkabilirlerse havalandırmalarına hapis durumdadır ve ortak kullanım alanlarının çoğunu kullanamamaktadır. Kaldı ki 2000 sonrası inşa edilen F, L ve T tipi hapishanelerde ise “oda”ların büyük bölümü iki kat halindedir. Alt kat banyo, lavabo ve masa, sandalyenin bulunduğu yaşam alanı üst kat ise yatakların bulunduğu bölümdür. Bu modelin kendisi engelli mahpusların göz ardı edildiğini göstermektedir. Yine bu hapishanelerde ortak yaşam alanlarının, atölyelerin önemli bir kısmı üst katlardadır. Hapishaneler ve engellilik konusunun bir diğer ayağını ise engelli ziyaretçiler oluşturmaktadır. Çalışma kapsamında kendisine ulaşılan ortopedik engelli iki engelli ziyaretçilerin anlatımları insanlık onuruyla bağdaşmayacak uygulamaların varlığını göstermektedir. Tekerlekli sandalye kullanan bu iki mahpus yakını da hapishaneye giriş sırasında, duyarlı kapıdan geçebilmek için tekerlekli sandalyelerinden indirildiklerini ve duyarlı kapıdan sürünerek geçmek zorunda kaldıklarını ifade etmişlerdir.

Hiçbir güvenlik kaygısı bu ve benzeri uygulamaları haklı çıkaramaz. Bu uygulamayı ortadan kaldıracak tedbirler düşünülmelidir. Bakanlık gerekirse duyarlı kapıdan ötmeden geçebilecek materyallerden yapılmış bir tekerlekli sandalyeyi bu tür durumlarda kullanılmak üzere almalı ve ortopedik engelli ziyaretçiler bu sandalyeyi kullanarak duyarlı kapıdan geçebilmelidir. Hapishane ziyaretleri, görüşülen mahpusların anlatımlarından görülmüştür ki ring araçları engellilerin kullanımına uygun değildir. Ortopedik engelli bir mahpusun her mahkeme ve hastane ziyareti sırasında bu araçları kullanmak zorunda kalması tasavvur edilmesi dahi zor güçlükler yaratmaktadır. Ring araçları engellilerin kullanımına uygun olarak yeniden düzenlenmeli, engelli mahpusların kullanabileceği hale getirilmelidir. Bu gerçekleştirilene kadar, kendilerine eziyet anlamına gelen ringlerin kullanımı yerine mahkeme ve hastaneye ambulanslarla götürmek gibi geçici çözümlerdüşünülebilmelidir.

CEZAEVİNDE LBGT BİREY OLMAK..

Adalet bakanlığı verilerine göre Türkiye hapishanelerinde 79 LGBT mahpus bulunmaktadır. LGBT mahpusların hapishanenin kendi özgünlükleri nedeniyle kimliklerini gizleme olasılıkları; lezbiyen, gey ve biseksüel mahpusların kendi beyanları olmadığı sürece kayda geçme imkânının olmadığı göz önüne alınırsa bu sayının gerçeği ifade etmekten uzak olduğu tahmin edilebilir. Ceza ve tevkif evleri Genel Müdürlüğün ifade ettiği 79 sayısı önemli oranda görünür durumda olan trans mahpusları kapsamaktadır. Sağlıklı istatistiki verilere ulaşılabilmesi cinsel yönelimleri ve cinsiyet kimlikleri nedeniyle mahpusların ayrımcılığa uğramadığı ve kendilerini açıkça ortaya koyabilecekleri ortamda mümkündür.

LGBT mahpuslara ilişkin (CİSST) 23 Ağustos 2013 tarihli ikinci bilgi edinme başvurusunda Bakanlığa, sayıları 79 olarak ifade edilen LGBT mahpusların sadece trans mahpuslardan mı oluştuğu, eğer öyle değilse “lezbiyen, gay, biseksüel, trans kategorilerine göre dağılımı” sorulmuştur. Genel Müdürlük tarafından verilen cevap ise Bakanlığın ve Genel Müdürlüğün bu konuda ne kadar hazırlıksız ve deneyimsiz olduğunun göstergesidir.

Bilgi edinme başvurusu ve yapılan hapishane görüşmeleri sırasında edinilen bilgiler göstermektedir ki LGBT mahpuslar hapishaneye girişte LGBT olduklarını ifade edip (eğer varsa) LGBT’lerin bulunduğu bir koğuşa gitmek isterlerse kendilerinden LGBT olduklarını gösteren, ispatlayan sağlık kurulu raporu isteniyor. LGBT mahpuslar bu sağlık kurulu raporunu almaları için kendilerine heyet raporu verebilecek devlet hastanelerine gönderiliyorlar ve muayeneden geçmek zorunda bırakılıyorlar. Bir insanın kendi kimliğini doktor raporuyla ispatlamak zorunda bırakılması onurunu rencide edici bir uygulamadır. LGBT mahpusların hapishaneye girişte LGBT olduklarını sağlık kurulu raporuyla belgelemek zorunda kalmaları insanlık onurunu rencide edici bir uygulamadır. Bu uygulama kaldırılmalıdır.

TALEPLERİMİZ

$1ü  F Tipi Cezaevi ile genelde tecrit uygulamasından vazgeçilmelidir. Hasta mahpuslar derhal serbest bırakılmalı ya da cezalarının infazları yeniden sağlıklarına kavuşasıya kadar ertelenmelidir

$1ü Cezaevlerinde Haklarında işkence ve kötü muamele yapmak nedeniyle soruşturma açılmalı, açılan kamu görevlilerine, soruşturma sonuçlanıncaya dek hemen görevden el çektirilmelidir.

$1ü  Tek kişilik izolasyon yada üç kişilik küçük grup tecridine ilişkin rejimler mahpusların fiziksel- psikolojik-sosyal bütünlüklerini bozmaktadır. Bu nedenle tecride dayalı infaz rejimi, uygulayanların inisiyatifine bırakılamaz derhal kaldırılmalıdır.

$1ü  Uluslararası standartlar ile yasaklanan zincir, demir gibi kısıtlama araçlarının kullanılması önlenmeli, kısıtlama araçları cezalandırma amacıyla kullanılmamalıdır.

$1ü  Özellikle işkence iddialarında olmak üzere, mahpusların muayeneleri İstanbul Protokolü uyarınca standart adli muayene formu kullanılarak kapsamlı biçimde yapılmalıdır.

$1ü  Mahpusların muayeneleri mahremiyete uygun şekilde, yalnız ya da en azından kimsenin duyamayacağı bir ortamda yapılmalıdır. Bu ortamın sağlanamadığı durumlarda, muayene sırasında bulunan kişilerin kimlik bilgileri rapora mutlaka yazılmalıdır.

$1ü  Cezaevi hekimi ve tıbbi personelinin İstanbul Protokolü eğitimi almaları sağlanmalıdır.  

$1ü  Cezaevinde sağlanan tıbbi bakım hizmeti, cezaevi dışındaki olanaklarla eşit hale getirilmelidir. 

$1ü  Mahpusların yeterli düzeyde sağlıklı yaşam koşullarına ve tıbbi bakıma erişimi sağlanmalı; sağlık hizmetleri ve mahpusların hekimle görüşme talepleri gereksiz gecikme olmaksızın karşılanmalıdır.

$1ü  Disiplin suç ve cezalarında, yasal düzenlemeler ve pratikten kaynaklanan açık hukuka aykırılıklar giderilmelidir.

$1ü  Başvuru ve şikâyetlerin herhangi bir kısıtlama olmaksızın ve derhal gerekli mercilere ulaştırılması sağlanmalıdır.

$1ü  Adli ve idari mekanizmalar, yapılan başvuru ve şikâyetlerle ilgili etkin soruşturma yürütmelidirler. 

$1ü  Avukatlarla görüşmenin ve yazışmaların mahremiyeti sağlanmalıdır.

$1ü  Resmi kurumlar ve avukatlarla yapılan yazışmaların denetime tabi tutulması engellenmelidir.

$1üAile ve dış dünya aile temas hakkı engellenmemeli, mahpusun yararı gözetilerek

$1ü  Mekân ve üst aramaları sırasında, aramaya maruz kalan kişilerin onur kırıcı muamelede bulunulmamasına özen gösterilmelidir. Arama prosedürünün bizzat kendisi de aşağılayıcı olmamalıdır.

$1ü  Yemekler, yeterli ölçüde besin değerine sahip ve makul çeşitlilikte olmalıdır. Sağlık sorunu olan mahpuslara hekim kontrolünde özel diyet yemeği verilmelidir.

$1ü  Kantinde satılan ürünler yeterli çeşitlilikte ve fiyatlar cezaevi dışındaki ürünlerle eşit düzeyde olmalıdır.

$1ü  Cezaevi rejimi, fiziki koşullar ve uygulanan muameleler hakkında etkili bir idari ve yargısal denetim sağlanmalıdır.

$1ü  İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezanın Önlenmesi Sözleşmesi Seçmeli Protokolü’ne uygun şekilde, “bağımsız” ulusal denetim mekanizmalarının oluşturulması sağlanmalıdır.

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ

Bir cevap yazın