İNSAN HAKLARI DERNEĞİ’NİN TERÖRLE MÜCADELE YASASI DEĞİŞİKLİKLERİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

A) TERÖRLE MÜCADELE YASASINDA DEĞİŞİKLİK GERÇEK BİR İHTİYAÇ MI?
1999 da Türkiye’nin aday ülke ilan edilmesinden itibaren, AB ilişkileri çerçevesinde başlatılan normalleşme sürecinde (kimilerine göre reform süreci) mevzuatımızdaki demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve azınlıkların korunması genel ilkelerine (Kopenhag Siyasi Kriterleri’ne) aykırı hükümlerde değişikliklere gidildi ve yeni yasalar çıkarıldı. Bu kapsamda, suçların kovuşturulması yöntemlerinde, gözaltı sürelerinde, sanık haklarında ve yargılama yöntemlerinde değişiklikler yapıldı, bazı eylemler suç olmaktan çıkarıldı (Örneğin Terörle Mücadele Yasası’nın 8. maddesi) ve bazı suçların unsurlarında yeni düzenlemeler yapıldı. Ancak, yapılan tüm bu düzenlemelerde özellikle “terör suçları ya da terör amacıyla işlenen suçlar olarak adlandırılan suçlarla ilgili özel düzenlemeler büyük ölçüde korundu. Örneğin, kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri yerine, aynı görevleri yine aynı yargılama yöntemleri ile yerine getirecek olan özel Ağır Ceza Mahkemeleri kurulmak suretiyle “terör suçları ve terör amacı ile işlenen suçlar” için “özel mahkeme” uygulaması devam ettirildi. Bu suçların kovuşturulmasında sanıklar gerek avukatla görüşme ve gerekse gözaltı süreleri bakımından genel hükümlerden farklı kurallara tabi kılındılar. Bir diğer önemli örnek aynı süreçte çıkarılan 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’dır. Bu yasa’nın 220/8 ile sadece yasa dışı örgütün değil, “örgütün amacının propagandası” da suç sayıldı. Oysa o güne kadar sadece “örgütün propagandasını yapmak” (TMY md.7/2) suç idi Böylece siyasi alandaki ifade özgürlüğü önemli ölçüde sınırlandı.
Dolayısıyla özellikle “terör suçları ya da terör amacı ile işlenen suçlar” kategorisinde önemli “önemli” olarak nitelendirilecek bir değişiklik yapılmamasına özen gösterildi. Yapılan iyileştirmeler daha çok suçların takip ve kovuşturulmasında savcıların ve mahkemelerin göreceli olarak biraz daha fazla etkili olmasını sağlamaya yönelikti.
Ancak,
a) Hukuk normları ile sınırlandırılmasına, eylem ve işlemleri konusunda yargı önünde hesap verme alışkanlığı olmayan,
b) İfade özgürlüğü; toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması gibi demokratik özgürlükler ve medya alanındaki hapis, kapatma ve toplatma gibi cezalarda göreceli iyileştirmelere dahi tahammülü olmayan,
c) Avrupa Birliği’ne üye olunması halinde, devlet içerisindeki konumlarını ve belirleyiciliklerini kaybedecekleri endişesini taşıyan, dolayısıyla da açık olarak ifade edememekle birlikte özünde AB üyeliğine karşı olan,
“güvenlik” çevreleri (asker/polis) itirazda gecikmediler. Bir yandan polis, suçla mücadelede ellerinin ve kollarının bağlandığını, öne sürerken, öte yandan da askeri yetkililer “terörle mücadelede yasaların yetersiz olduğunu” yüksek sesle söylemeye başladılar. Giderek artış gösteren çatışma ortamı ve medyanın yönlendirici yayınları sayesinde, bu iddia ve söylemlerin kamuoyunda kabul görmesi kolaylaştı.
Hepsinden önemlisi, Hükümet’in AB ilişkilerinde ve dolayısıyla da normalleşme sürecinin etkili bir şekilde devam ettirilmesindeki ikircikli ve tereddütlü tavrı; Kürt Sorununun çözümünde şiddet dışında bir çözüm, bir proje geliştirememiş olması; yaklaşan seçimler dolayısıyla (bilinçli bir şekilde pompalanan) milliyetçiliğe prim veren davranış ve söylemleri; hukukun üstünlüğü konusunda kamuoyunu da arkasına alıp, direnme cesaretini gösterememiş olması; Hükümeti militarist istemleri tartışmasız yerine getirmeye mahkum etti. Bu söylem ve gelişmelerin temel hedeflerden birisinin de Parlamentonun kararı ile işbaşında bulunan Hükümet olduğu gözden kaçırıldı.
Bilinçli olarak yaratılan baskıcı ortamda ne kamuoyu ve ne de Hükümetin kendisi Terörle Mücadele Yasasında ve Polis Vazife ve Salahiyetleri Yasasında değişiklik yapılması yönünde gerçek bir ihtiyacın olup olmadığını ve yapılacak değişikliklerin özgürlük ve insan hakları ortamını nasıl etkileyeceğini ciddi bir şekilde tartışmadı. Örneğin, Türkiye’nin yıllarca Sıkıyönetim ve Olağanüstü Hal Rejimleri ile yönetildiğini; bu ülkede 125 günlük, 90 günlük ve 15 günlük gözaltı sürelerinin uygulandığı dönemlerin yaşandığını, sanıkları konuşturmak amacı ile insanlık dışı işkence ve kötü muamelelerin yapıldığını, güvenlik adına binlerce köyün boşaltıldığını, milyonlarca insanın kendi köyünü, kasabasını, kentini terk ederek metropol kentlerinin varoşlarında yaşam mücadelesi vermek zorunda kaldıklarını, askerin ve polisin uygulamaları konusunda hiçbir engelin bulunmadığını, aksine terörle mücadele adına her türlü yasadışı örgütlenmelerin üstünün örtüldüğünü, işkencecilerin korunup ödüllendirdiğini; bütün bunlara rağmen bu güne kadar sorunların hiç birisinin çözülemediğini hiç tartışmadık.
Gerek normal suçlara bulaşanların ve gerekse siyasi amaçlarla silaha sarılıp dağa çıkanların tamamının bu ülkenin yurttaşları olduğunu ve bunları öldürmekle sorunları çözmek yerine, yeni düşmanlıkların tohumlarını ektiğimizi hiç konuşmadık.
Çatışma ortamlarına neden olan Kürt Sorununun ve diğer toplumsal sorunları; suç sayısındaki artışı ve bu güne kadar karşılaşılmayan türden yeni suç tiplerinin ortaya çıkışını; aileden- okula, sokaktan – hak aramaya kadar yaşamın her alanına giderek yayılan şiddeti; “öldürme, yok etme, yok sayma ve şiddet/baskı uygulama” dışında, daha insani, demokratik, uzlaşmacı ve sorun sahipleri ile diyalogu esas alan, hukuku, insan hakları, özgürlüğü öne çıkaran projelerle çözmeyi hiç denemedik.
Kısacası; bırakın yasaları ağırlaştırmayı, başta “Terörle Mücadele Yasası” olmak üzere şu anda mevcut olan demokrasiye, insan haklarına ve özgürlüklere aykırı baskıcı yasalara dahi GEREK VAR MI, bu yasalar bu güne kadar bir işe yaradı mı, diye hiç düşünmedik.
Fakat henüz çok geç değil; düşünelim ve karşı çıkalım. Özgürlüklerimizin daha fazla kısıtlanmasına; insan hakları karnemizdeki zayıfların artmasına; yeni işkencelere; yargısız infazlara; daha büyük acılara; ülkemizin şiddete mahkum edilmesine; izin vermeyelim. Bir Sayın Milletvekilimizin de söylediği gibi, kendi topraklarımıza bomba yağdırarak, kendi çocuklarımızı öldürerek bu güne kadar sorunları çözemedik, bundan sonra nasıl çözeceğiz? Bir yerlerde yanlış yaptığımızı düşünmenin zamanı geldi geçiyor.
B) TMY’DE YAPILMAK İSTENİLEN DEĞİŞİKLİKLERLE İLGİLİ GENEL GÖRÜŞLER:
Tasarı, demokratik ilkelere, insan haklarına, hukuk tekniğine, anayasa mahkemesi ve AİHM kararlarına aykırı bir şekilde hazırlanmıştır. Ceza hukukunda en temel ilkelerden olan, suçta kanunilik ve tipiklik ilkeleri gözetilmeden, güvenlik görevlileri ve özel yetkili mahkemelere geniş yorum hakkı veren bir tarzda, muğlaklık içerecek şekilde hazırlanmıştır. Anayasaya aykırı olduğunu bilerek bir tasarı hazırlamak, hukuk devleti ilkesine aykırıdır. Anayasa Mahkemesinin 04.11.2003 tarih ve 25279 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 2002/112 E, 2003/33 K sayılı 10.04.2003 tarihli kararında Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti ile ilgili tespitler yapılmıştır. Buna göre, hukuk devleti insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her eylem ve işlemi hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup, bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp, yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlet” olarak tanımlanmıştır.
Adalet Bakanlığı, Genelkurmay ve Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanarak Başbakanlığa gönderilen ve oradan da TBMM’ye gönderilen bu yasa tasarısının Anayasaya aykırı hükümler taşıdığını Bakanlar Kurulu üyeleri açıkça bilmektedir. Hükümet bu tasarı ile “hukuk devletini” rafa kaldırmıştır.
Bu tasarı ile resmi görüşlere aykırı düşünen herkesi susturma, dolayısıyla toplumsal muhalefetin yok edilmesi amaçlanmakta, hukuk devleti “polis devleti” haline getirilmek istenmektedir. Anayasa Mahkemesinin 06.06.1991 tarihli 1990/35 E, 1991/13 K sayılı kararında, “Anayasanın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin sosyal bir hukuk devleti olduğu açıkça belirtilmiştir. Hukuk devleti olmak, yönetilenlere hukuk güvencesini sağlar. Bu güvence, yasama, yargı ve yürütme organlarının tüm işlemlerinin hukuk kuralları içinde kalması ile gerçekleşebilir. Hukuk devletinin öğeleri arasında yasaların kamu yararına dayanması ve eşitlik ilkesi vardır.” Tespiti ile hukuk devletinin kamu yararına dayanması ve eşitlik ilkesi içermesi gerektiği ifade edilmiştir.
Anayasanın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesi, 10. maddesindeki eşitlik ilkesi, 17. maddesindeki yaşam hakkı güvencesi,26. maddesindeki düşünceyi açıklama özgürlüğü, 34. maddesindeki toplantı ve gösteri hakkı, 36. maddesindeki savunma hakkı, 38. maddesindeki suç ve cezada kanunilik ile ceza muhakemesindeki suçta tipiklik öğeleri bu tasarı ile ihlal edilmiştir. Tasarıda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler hiçe sayılmış, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları ya yok sayılmış ya da hukuka aykırı yorumlanmıştır. Tasarının birçok maddesi muğlaktır. Uygulamada siyasal ihtiyaçlara göre değişebilen karakter taşımaktadır. Ancak şu unutulmamalıdır ki, yarın bu tasarı bizzat tasarıyı hazırlayanları da vurabilecektir.
C) TASARI MADDELERİNİN ELEŞTİRİSİ:

  • Tasarının 1. maddesi ile 3713 sayılı kanunun 1. maddesinin, madde başlığı değiştirilmiştir. Madde başlığı terör tanımı haline getirilmiştir. Terör örgütü veya örgüt tanımı TCK’da yer aldığından böyle bir düzenlemeye gidilmiştir

Terör suçlarında çifte standart:

  • Tasarının 2. maddesi ile 3713 sayılı kanunun 3. maddesi değiştirilerek, terör suçları düzenlenmiştir. Ceza Yasası’nın neredeyse bütün hükümleri ya “Terör Suçu” ya da “Terör Aamacı ile İşlenen Suçlar” olarak düzenlenirken, aynı yasadaki “insanlığa karşı suçlar” terör suçları kapsamına alınmamıştır. Bu durum, Türkiye’nin Uluslar arası Ceza Mahkemesi Statüsünü bu güne kadar kabul etmemiş olmasının nedenini de ortaya koymaktadır. Tasarının nasıl bir anlayış ve çifte standartla hazırlandığı açıkça görülmektedir.
  • Tasarının 3. maddesi ile 3713 sayılı kanunun 4. maddesi başlığı ile birlikte değiştirilerek, TCK’nın yarıya yakın suçu terör amacı ile işlenen suç sayılmaktadır. Tasarı ile “terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği taktirde” ibaresi ile tam bir muğlaklık yaratılmıştır. Suçu kim ve nasıl işleyecek? Faaliyet çerçevesinde suç işlenmesinin kriteri nedir? Terör örgütünün faaliyeti nasıl ve nerede biter? Görüldüğü gibi suçta kanunilik ve tipiklik ilkeleri gözetilmemiştir. Ayrıca bir suçun nerede soruşturulup, kovuşturulacağı güvenlik kuvvetlerinin tutumuna göre değişebilecektir. Her türlü suç “terör amacı ile işlendiği kabulü ile” terör suçlarına ilişkin özel soruşturma ve yargılama usullerine tabi kılınabilecektir. Terör amacı ile işlenen suçlar CMK 250’ye göre özel görevli mahkemelerde görüldüğünden, kanuni yargıçlık ilkesi de gözetilmemiştir.
  • Tasarının 4. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 5. maddesi değiştirilerek, cezaların üst sınırının aşılabileceği düzenlenmiştir. Terörle mücadele gerekçesiyle, suçlar için temel ceza yasası olan TCK’da öngörülen cezaların üst sınırlarının aşılabileceğinin öngörülmesi, mevcut yasadaki eşitsizliği derinleştirmekte, hukuka aykırılık kurallaştırılmaktadır. Bu şekilde, suç ve cezanın kanunda gösterileceğine dair en temel ceza muhakemesi kuralı da çiğnenmiştir.

Tasarı ile basın özgürlüğü ciddi bir şekilde sınırlanmakta, basın üzerinde baskı kurulmaktadır:

  • Tasarının 5. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 6. maddesi değiştirilip, yeni fıkralar eklenerek, “muhalif basın” olarak bilinen basın susturulmak ve en ağır şekilde cezalandırılmak istenmektedir. Mevcut madde metnindeki para cezaları hapis cezalarına çevrilmekte, yeni suç tipi muğlak ve yoruma açık olarak düzenlemektedir. Tasarı metninde, “terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde suç işlemeye alenen teşvik, işlenmiş olan suçları ve suçlularını övme veya terör örgütünün propagandası niteliğinde olan içeriğe sahip süreli yayınların” kapatılması ile ilgili düzenleme, bu şekilde görülecek basının tamamen susturulacağını göstermektedir. Bu tanımdaki muğlaklık ve faaliyet çerçevesinin güvenlik kuvvetlerine göre tayin edilecek olması basın özgürlüğünü ortadan kaldırmaktadır.
Toplumsal Muhalefet Susturulmakta, Tehdit Edilmekte:

  • Tasarının 6. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 7. maddesini yeniden düzenlemektedir. Tasarı ile “örgütün faaliyetini düzenleyenlerin de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılacağı” gibi yeni muğlak suç tipleri yaratılmış, propaganda suçu hiçbir kurala bağlanmadan yeniden çok daha geniş kapsamda düzenlenmiştir. Tasarının bu maddesi ile “TOPLUMSAL MUHALEFET TAMAMEN DENETİM ALTINA ALINMAK VE SUSTURULMAK İSTENMEKTEDİR. SİYASAL PARTİLER, SENDİKALAR,DERNEKLER,VAKIFLAR,AYDINLAR,ÖĞRENCİLER,İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI VE HERKESİN İRADESİ TESLİM ALINMAK İSTENMEKTEDİR “
 
  • TMY 8. maddeyi kaldıran 4928 sayılı kanunun 19. madde ile ilgili TBMM Adalet Komisyonu gerekçesinde, “Anayasadaki düzenlemelere ve özellikle temel hak ve özgürlüklere ilişkin hükümlere bakıldığında, öncelikle temel hak ve hürriyetin güvenceye bağlandığı daha sonra da eğer varsa bu temel hak ve hürriyetin sınırlandırılabileceği "istisna" hükmüne yer verildiği görülmektedir. 3.10.2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla Anayasada yapılan kapsamlı değişiklikle, temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlama nedenleri kaldırılmış, 13 üncü maddede, temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplerle bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği; bu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkelerine aykırı olamayacağı hükme bağlanmıştır. Anayasanın 13 üncü maddesi hükmü karşısında, bir temel hak ve hürriyetin sınırlanmasına ilişkin Anayasa hükmünün yorumunda ve buna bağlı olarak yapılacak yasal düzenlemelerde demokratik toplum düzenine ve lâik cumhuriyet gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı davranılmaması zorunlu bulunmaktadır. Bunun yanında Anayasada ilgili maddede öngörülen sınırlama sebeplerinin geniş yorumlanmaya müsait olmayan "istisna" niteliğinde olduğu da göz ardı edilmemelidir.
 
  • Bu tespitler sonunda, Anayasanın 26 ncı maddesindeki düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetine getirilen bir sınırlama niteliğinde olan Terörle Mücadele Kanunun 8 inci maddesinin, Anayasanın 26 ncı maddesinin ikinci fıkrasındaki sınırlama sebepleri kapsamında kalmadığı; Terörle Mücadele Kanununun 8 inci maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla da, Anayasanın 14 üncü maddesinde düzenlenen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamayacağı ilkesine aykırı eylemlerin ortaya çıkmasına yol açmayacağı ve ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu eylemlere karşı gerekli önlemleri alma konusunda Devlete, Anayasa ile verilmiş görevin ihmalinin söz konusu olmadığı açıktır.” belirlemesi olmasına rağmen, Anayasada da herhangi bir değişiklik olmadan eski 8. madde kapsamından daha geniş bir düzenlemeye gidilmesi adeta sivil bir darbe olduğunu göstermektedir. Tasarıda, örgütün amacının propagandasının cezalandırılmasının sivil siyasetin ve toplumsal muhalefetin istenmediğini açıkca göstermektedir. Bu durum düşünceyi açıklama ve ifade etme özgürlüğü ile örgütlenme, siyaset yapma özgürlüğünü yok etmeye dönüktür.

  • Tasarıda propagandanın şiddet, cebir veya tehdide bağlanmaması ile işleneceğinin düzenlenmesi mevcut anayasa ile AİHS’e açıkca aykırıdır.

  • Örgütün amacı doğrultusunda afiş, pankart, konuşma, slogan ve benzeri faaliyet ve açıklamaların cezalandırılacak olması bütün gösterilerin sonunda göstericilerin zan altında kalacağını ve cezalandırılacağını göstermektedir. Bu durum toplantı ve gösteri yapma hakkının yok edilmesi anlamına gelmektedir.

  • Tasarının 7.maddesi ile 3713 sayılı yasanın mülga 8. maddesi yeniden düzenlenmiştir. Tasarının bu maddesi ile terörün dolaylı olarak bile finansmanı ile birçok kesim ve kişi zan altına alınmakta, güvenlik kuvvetlerine bu konuda bu kesimleri diğer yetkilerle beraber sürekli izleme ve takip yetkisi verilmektedir.

  • Tasarının 8/A maddesi ile özellikle belediye başkanı ile diğer bazı kamu görevlilerine özel bir düzenleme yapılmış, bu kesimlerin özel olarak takip, edilip, cezalandırılacağını düzenlemiştir.

  • Tasarının 8/B maddesi ile tüzelkişilerin faaliyetleri çerçevesinde işlenecek suçlarda müsadere ile ilgili hükümler yer almıştır. Tasarıdaki, muğlaklık tüzelkişilerin zan altına alınması ve takip edilmesini beraberinde getirecektir.
Doğal Yargıçlık (Tabii Hakim) İlkesi Ortadan Kaldırılıyor.

  • Tasarının 8. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 9. maddesi yeniden düzenlenerek, TCK’nın yarıya yakın suçları ile bu kanundaki suçların özel görevli mahkemede yargılanacağı düzenlenmiştir. Tekrardan DGM klasikleri ile karşı karşıya kalacağımızı göstermektedir. Ayrıca doğal yargıçlık ilkesi çiğnenmiş olacaktır.
Adil Yargılanma, Savunma Hakkı, Özel Hayata Müdahale, Haberleşme Hakkı, İşkence Yasağı İhlal Ediliyor:

  • Tasarının 9, maddesi ile 3713 sayılı yasanın 10. maddesi yeniden düzenlenmiştir. Tasarıda gözaltına alınan kişinin 24 saat sonra sadece bir avukat ile görüştürülmesi, avukatın soruşturma evrakını hakim kararı ile inceleyebilmesi, avukatın zan altına alınması ile ilgili düzenlemeler savunma hakkına, işkence yasağına aykırıdır. Ayrıca tutuklu ve hükümlünün cezaevi dışına yer göstermek için 15 güne kadar çıkarılabilmesi itirafçı-iftiracı uygulamalarının artacağını göstermektedir.

  • Bu tasarı ile 3713 sayılı yasanın benzer hükmünü iptal eden Anayasa Mahkemesi kararına aykırı bir düzenleme getirilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 31.03.1991/18 E, 1992/20 K sayılı kararı ile bu düzenleme anayasanın 10. ve 36. maddesine aykırı bulunmuştur. Yine avukatın savunmasının kısıtlanmasına yönelik uygulamalarda aynı kararla anayasaya aykırı bulunmuştur.

  • Tasarının bu maddesi ile suç işlemek için örgüt kurmada telefon dinleme, gizli soruşturmacı görevlendirme, teknik araçlarla izleme olağan hale getirilmekte, hakim kararı aranmamakta, tüm yetki güvenlik kuvvetlerine verilmektedir. Bu durum tam bir dikta rejimine işaret etmektedir. Bu şekilde özel hayata müdahale ile haberleşme hakkına tam bir saldırı planlanmakta, ajan bulundurma yasal hale getirilmektedir.

  • Tasarının bu maddesi ile güvenlik kuvveti mensuplarının tutuklanamayacağı düzenlemektedir. Bu tasarı ile işkence teşvik edilmekte, sistematiğin de ötesinde bir devlet politikası haline getirilmektedir. Bu düzenleme daha önceden Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği halde, yeniden getirilmesi işkence ve yargısız infazla mücadeleyi engelleyecek, sorumluları cesaretlendirecektir.

  • Anayasa Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı ile görevlilerin tutuksuz yargılanması anayasanın 2. 10. ve 17. maddesindeki işkence yasağına aykırı bulunarak iptal edilmişti.
Yaşam Boyu Hapis Cezası, “Ölüm Cezası”na Eşdeğer Bir Cezaya Dönüştürülüyor:

  • Tasarının 11. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 17. maddesi yeniden düzenlenerek, infazda farklı uygulamalar getirilmekte, yaşam boyu hapis cezasında, infaz hukukunun temel ilkeleri tümüyle göz ardı edilmek ve koşullu salıverilme olanakları tümüyle kaldırılmak suretiyle, “ölünceye kadar hapis” cezası getirilmiş olmaktadır.
Ajan Provakatörlük Özendirilmekte ve Yasallaştırılmakta.

  • Tasarının 12. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 19. maddesi değiştirilerek, para ödülü de konulmak suretiyle ajan provakatörlük özendirilmekte ve yasal korumaya alınmaktadır. Böylece suç işlenmesi konusunda her türlü zemini hazırlayanlar ve kışkırtanlar ödüllendirilmiş olmaktadır.
  • Tasarının 13. maddesi ile 3713 sayılı yasanın 20. maddesi değiştirilerek, terörle mücadelede görev yapanlara, görevlerinden ayrıldıktan sonra dahi, kendilerine ya da aile bireylerine yönelik bir saldırıda silah kullanma yetkisi verilmektedir. Bu düzenleme ile silah kullanma koşulları tümüyle kamu görevlisinin takdirine bırakılmaktadır. Böyle bir düzenleme, silah kullanma ile ilgili anayasa mahkemesinin iptal kararına aykırı olduğu gibi, orantısız ve ölçüsüz silah kullanma meşru hale getirilmiştir.
Yargısız İnfaza Davetiye Çıkarılıyor.

  • Tasarının 15. maddesi ile 3713 sayılı kanunun ek 2. maddesi ile güvenlik kuvvetlerine silah kullanma yetkisi orantısız ve ölçüsüz bir şekilde verilerek, anayasa mahkemesi kararı görmezden gelinmiştir. Tasarı ile yargısız infaz yeniden yasalaştırılıyor. Tasarı ile yaşam hakkı ihlallerinin önü açılmaktadır.

  • Anayasa Mahkemesinin 06.01.1999 tarih ve 1996/68 E, 1999/1 K sayılı kararı ile bu düzenleme anayasaya aykırı bulunmuştur.

  • “Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, “herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir”. Son fıkrasında da, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesine koşut olarak “mahkemelerce verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesi hali ile meşrû müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri birinci fıkra hükmü dışındadır” denilmektedir.

  • Bu maddeyle güvence altına alınan yaşama hakkını korumak için devlet her türlü önlemi almak yükümlülüğündedir. Yasa ile ancak zorunlu durumlarda silah kullanma yetkisi verilebilir. Silah kullanmaya yetki verilebilmesi için son fıkrada sayılan durumlarda yetkililerin silah kullanma dışında başka olanaklarının bulunmaması gerekir.

  • Kuralda faillerin sadece “silah” kullanmaya teşebbüslerinden söz edilirken kolluk kuvveti görevlilerinin hedefe karşı “ateşli silah” kullanmalarından söz edilmiş; böylece faillerin kullanmaya teşebbüs ettikleri silahın ateşli silah olup olmadığına bakılmaksızın ve başka türlü etkisiz hale getirilmeleri olanağı gözetilmeksizin küçük bir müdahale ile önlenebilecek olaylarda dahi görevlilere ateşli silahlar kullanma yetkisi verilmiştir.

  • Buna göre, dava konusu kuraldaki teslim ol emrine uyulmaması ve silâh kullanmaya teşebbüs edilmesi, görevlilerin her zaman doğruca ve duraksamadan hedefe karşı ateşli silâh kullanmalarını zorunlu kılacak nitelikte bir durum değildir. Kimi olaylarda faillerin, can güvenliğini daha az tehlikeye sokan yöntemlerle de etkisiz hale getirilmeleri olanaklı olabilir. Olayların özelliğine göre, bu yöntemlere başvurulmaksızın doğruca ve duraksamadan hedefe karşı “ateşli silâh” kullanılması yaşama hakkının zedelenmesi sonucunu doğurur.
 
  • Bu nedenle kural, Anayasa’nın 17. maddesine aykırıdır.”. Tespitine rağmen, yeniden aynı kuralın yasalaştırılması son dönem gösterilerdeki silah kullanmayı yasalaştırma ve infazları hızlandırmayı amaçlamaktadır.
Sonuç olarak bu tasarı bu haliyle yasalaşırsa Türkiye yeni ve karanlık bir döneme girecektir.

Bir cevap yazın