Türkiye’de, uygulamada insan haklarının durumu

Değerli Basın Mensupları,

Bilindiği gibi insan hakları iki temel güç tarafından korunur. İlki, insan hakları ve temel özgürlüklerinin bilincine varmış bireylerin varlığıdır. O bireylerin oluşturduğu insan hakları kamuoyudur. Bunu demokratik kamuoyu olarak niteleyebiliriz. Bu niteleme, bir ülkenin yurttaşlarını ve aynı zamanda diğer ülkelerdeki insan hakları kamuoyunu içerir. Böyle bir kamuoyunun oluşmasını da öncelikle her ülkedeki ve uluslararası insan hakları örgütleri sağlar. Bu örgütler de, devlet ve hükümet dışı bağımsız örgütlerdir. İkinci koruma, insan haklarının hukuk yoluyla korunmasıdır. Hukuk yoluyla koruma konusunda çok çeşitli alanlara işaret edebiliriz. İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi için kuşkusuz, olmazsa olmaz koşul, yasal çerçevenin oluşturulmasıdır. O yasal çerçevenin içinde bağımsız ve tarafsız yargının varlığıdır. Yalnızca maddi yasalar değil, etkin olarak işleyen çeşitli mekanizma ve prosedürler zorunludur. Buna kurumların oluşturulması da, denilebilir. İnsan haklarını öncelikle, devletler koruyacaktır. İnsan haklarını koruma amaçlı olarak hareket edecektir devlet organları ve bunun gerektirdiği idari örgütlenmesini gerçekleştirecektir.

Türkiye'de 2002 yılında gerçekleştirilmiş olan yasal değişikliklere ilişkin değerlendirmelerimizi sunmuştuk. Şimdi de 2002 yılının ilk altı ayına ilişkin, uygulamada insan haklarının durumunu gösterir raporumuzu açıklıyoruz. Anımsayacağınız gibi, tam dört yıldır İHD, 10 Aralık 1999 Helsinki zirvesinde Türkiye'nin AB üyeliğine aday ülke ilan edilmesinden bu yana, gelişmeleri bir de adaylığın insan hakları durumuna etkileri açısından incelemektedir. Bunu yaparken de, bir önceki yılın raporuna işaret etmektedir. 1999, 2000, 2001 ve nihayet bugün 2002'nin ilk 6 ayına ilişkin raporumuzun bilançolarını karşılaştırma olanağı doğsun diye anımsatmaktayız. Yine her yıl yaptığımız gibi, işkence ve ifade özgürlüğü konusuna ilişkin değerlendirmelerimizi, kamuoyunun ve yetkili makamların bilgisine sunacağız. Önce, bakalım 2002 yılının ilk 6 ayında insan haklarının durumu, tabloya nasıl yansımış:

OCAK – HAZİRAN 2002 İNSAN HAKLARI İHLALLERİ BİLANÇOSU

Yaşam Hakkına ve Kişi Güvenliğine Yönelik İhlaller
    Faili meçhul cinayetler
: 51
    Yargısız infaz, işkence sonucu, kuşkulu ve gözaltında ölümler
: 25
    Çatışmalarda ölenler
: 7
    Sivillere yönelik eylemlerde ölen-yaralanan
: 26 ölü-43 yaralı
    Gözaltında haber alınamayan-kaybolduğu iddia edilen
: 2
    İşkence-kötü muamele görenler ve işkence savı
: 381
    Gözaltına alınanlar
: 15.469
    Tutuklamalar
: 1105
    Gösterilere müdahale sonucu yaralanma
: 44
    Güvenlik güçlerine saldırılarda ölen-yaralanan
: 1 ölü-3 yaralı
    Tehditle ajanlık yapmaya zorlanan
: 32
    Uğradıkları saldırı sonucu yaralanma
: 76
    Bombalanan-kundaklanan yerler ve sonucunda yaralanma
: 25 yer-4 yaralı
    Boşaltılan köy ve mezra
:
Cezaevleri
    Saldırıda yaralanma-tecavüz
: 28
    Tedavi edilmeyen-engellenen
: 26
    Açlık grevi-ölüm orucu sonucu ölümler
: 15
Çalışma yaşamına yönelik ihlaller
    Siyasi ve ekonomik nedenlerle gerekçesiz işten çıkarılan
: 3390
    Sürgün-görevden alma-uzaklaştırma idari ceza
: 200
    Haklarında soruşturma açılan
: 180
    İş kazaları
: 33 ölü-32 yaralı
Düşünce, İfade, Örgütlenme ve İnanç Özgürlüğüne Yönelik İhlaller
    Kapatılan kitle örgütü, siyasi kuruluş, yayın organı, kültür merkezi
: 78
    Baskına uğrayan kitle örgütü, siyasi kuruluş, yayın organı, kültür merkezi
: 46
    Toplatılan ve yasaklanan yayın
: 87
    Yasaklanan etkinlik
: 40
    İnançları nedeniyle görevine son verilme-eğitimi engellenen
:
    İstenen hapis ve para cezaları
: 2260 kişi için 5400 yıl 11 ay hapis,1 milyar TL. para cezası
    Verilen hapis ve para cezaları
: 112 kişiye 165 yıl 9 ay hapis ve 58 milyar 997 milyon TL.
    para cezası
    Cezaevlerinde bulunan "düşünce suçluları"
: 101

İŞKENCE YASAĞI:

Tabloda görüldüğü gibi, İHD, 381 kişinin işkence gördüğüne ilişkin şikayeti ve veriyi saptamaktadır.
Bu sayı, 1999 yılının ilk altı ayı için 334 idi.
Bu sayı, 2000 yılının ilk altı ayı için 263 idi.
Bu sayı, 2001 yılının ilk altı ayı için 435 idi.

Şimdi geriye dönelim ve bazı anımsatmalarda bulunalım. Başbakan Bülent Ecevit imzasıyla Haziran 1999'da işkencenin önlenmesi için bir Genelge çıkarılmış, Ağustos 1999'da Türk Ceza Yasası'nın işkence ve kötü muameleye ceza öngören 243 ve 245. maddelerinde ceza artırımına gidilmiş, Aralık 1999'da 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun yürürlüğe girmiştir. Ancak tüm bu yasaların yetersizliği açıktı ve bu önlemlerle işkencenin önlenmesi mümkün değildi. Nitekim çıkan yasalara karşın 2000, 2001 ve 2002 yıllarına ilişkin raporlarımızda işkence olguları eksik olmadı ve hiçbirşey olmamış gibi işkence uygulaması devam etti ve devam etmekte. Bu süre içinde, işkence vakalarında sayısal azalma ve çoğalmalara da rastlandı. Sayısal azalma ve çoğalma görüldü ama, değişmeyen, işkencenin sürmesi idi. Örneğin, 2000 yılında, bir önceki dönemle karşılaştırıldığında, işkence vakalarında %21 oranında, dönemsel olarak ve sayısal olarak bir azalmaya işaret etmiştik. Burada hem bir uyarıda bulunuyor hem de iyiye doğru bir gelişme sağlanması için, insan onuruna saygı gösteren yasa uygulayıcılarını cesaretlendirmek istiyorduk. Ancak yıl sonu itibariyle, bir önceki yıla göre olumlu bir gelişme gözlenememişti. Toplam 594 kişi işkence görmüştü. 2001 yılının ilk altı ayında ve yıl sonunda 2000 yılına göre çok daha kötü bir tablo ile karşılaşmıştık. İşkence görenlerin sayılarında artış gözleniyordu. Rakam 892 idi. Bazı çevrelerce bu artışın sebebi, "işkence görenlerin nisbi de olsa demokratik ortamdan cesaretle, şikayetlerini dile getiriyor olmaları olabilir"di. Başka bir karşılaştırma, Güneydoğu'da, geçen yıla göre ilk 6 aylık veriler esas alınarak yapılan Diyarbakır şubemizin değerlendirmesiydi. 2001 yılında ilk 6 ayda 299 olan işkence vakası, 2002 yılının ilk 6 ayında 136 olarak saptanmıştı. Ama ortaya çıkan sonuç vahimdi. Azalma, 136 kişinin insan onuruna aykırı muamele gördüğü gerçeğini değiştirmiyordu. 2002 yılı ilk altı ayının sonucu olan 381 rakamı bize, Türkiye'de hergün en az iki kişinin gözaltında işkence gördüğünü gösteriyor. Her gün en az iki kişi… Demokratik bir ülkede böyle bir uygulamaya ve böyle bir sonuca rastlanabilir mi?

Önlemler konusunda yasalar yetersiz de olsa, işkence suçunu işleyenlerin, işkence yasağını bilmemeleri düşünülebilir mi? Bu bir meydan okumadır. İnsan hakları ve demokrasiye karşı meydan okumadır.

Buraya kadar verdiğimiz örnekler, hem yasalarda başka bazı değişiklikleri gerçekleştirmenin zorunlu olduğunu hem de uygulamada yeni mekanizmalara ve hepsinden önemlisi zihniyet değişikliğine ihtiyaç bulunduğunu göstermektedir. İHD dört ana başlık altında topladığı önerilerini (işkencenin önlenmesi için, yasal, yargısal, yönetsel ve eğitsel önlemler) yetkili makamlara geçmiş yıllarda ve 2001 yılı Birleşmiş Milletler 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü'nde sunmuştur. İşkence gerçeğini inkar etmek, bu vakaları kamuoyuna ve yetkili makamlara duyuran kişi ve kurumlara, "Türkiye'yi jurnalliyorlar" ve benzeri nitelemelerle saldırmak ve baskı altına almak yerine, işkence yapanlar hakkında yasal işlem yapma yoluna gidilmeli, şikayet ve iddialar ciddi olarak takip edilmelidir.

Bu konuda İHD'nin karşılaştığı bir durumu da açıklamak durumundayız. İHD Genel Sekreteri Selahattin Esmer, Bingöl Şubemize yapılan bir işkence şikayetini ve o anda Bingöl Emniyetinde yapılmakta olduğu bildirilen muameleyi 11 Ocak 2002 günü İçişleri Bakanı Sayın Rüştü Kazım Yücelen'e bir dilekçe ile duyurur, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi için önlem alınmasını ister. Bingöl Emniyet Müdürü Bingöl Başsavcılığına başvurur ve İHD Genel Başkanı ve Genel Sekreteri hakkında Emniyete hakaret ve iftira suçundan soruşturma açılmasını ister. Bingöl Cumhuriyet Savcısı da Temmuz 2002'de ceza soruşturmasını açar. Genel Başkan ve Genel Sekreter hakkında TCK'nın 159 ve 285. maddelerine göre, talimatla Ankara Cumhuriyet Savcılığınca ifadelerinin alınmasını ister. Ankara Cumhuriyet Savcılığı da bu istem doğrultusunda, İHD Genel Başkanı ve Genel Sekreterinin ifadelerini alır. Bu durum da böylece İHD'nin bugünkü raporuna girer.

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ:

Geleneksel olarak izlediğimiz yöntemi sürdürelim ve bu defa da ifade özgürlüğü alanındaki uygulamaya bakalım.
Düşüncelerini açıkladığı için haklarında dava açılanların sayısı, 1999 yılının ilk 6 ayında 88'di.
Bu sayı, 2000 yılının ilk 6 ayında 158'e yükseldi.
Bu sayı 2001 yılının ilk 6 ayında 1519'a,
2002 yılının ilk altı ayında ise 2260 kişiye yükseldi.
Şimdi yeniden aynı soruyu soralım: hangi demokraside, düşüncesini (dilekçe, basın açıklaması, açık hava toplantısı, köşe yazısı gibi araçlarla) açıkladığı için 6 ayda 2260 kişiye dava açılır? Bu sayıyı 180 güne bölerseniz, Türkiye'de her gün 131 kişi hakkında düşüncesini açıkladığı için dava açıldığı sonucuna varırsınız. Her gün 131 kişi hakkında dava açılıyor, Türkiye'de.

Düşüncelerini açıkladığı için haklarında ceza davası açılanların sayısındaki bu olağanüstü artışı izah etmekte güçlük çekiyoruz. İnsan hakları örgütlerini, yasa uygulayan görevlilerin davranışları, kurallara uygun davranıp davranmadıkları ilgilendiriyor. İşkence konusunda olduğu gibi, Cumhuriyet Savcılarının özellikle ifade özgürlüğü hakkına yaklaşımları da bizim için önem taşıyor. Türkiye'deki uygulama şöyledir: Yazılı basını Emniyet Müdürlüğü bünyesindeki basın masası takip eder. Toplantıları, panelleri, sempozyumları da, Emniyet Müdürlüğü izler, kaydeder. Polisler, gazete, dergi, kitap, broşür, bildiri, afiş ve benzeri materyalleri okurlar ve kendilerince suç ihtiva eden bölümlerin altını çizerek ve genellikle bir fezleke hazırlamak suretiyle Cumhuriyet Savcılığı'na intikal ettirirler. Cumhuriyet Savcıları da buradan sonuç çıkaran belgeyi, iddianameyi hazırlarlar.

Türkiye'de ifade özgürlüğü hakkının yerleşmesi, salt yasa değişiklikleri ile olanaklı değildir. Yurttaşların özgürce düşüncelerini açıklayabilmeleri için, hapis tehdidinden kurtulmaları gerekir. Aksi takdirde bu haklarını kullanmalarında tereddütler doğar. Yargı organlarının ve Cumhuriyet Savcılarının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararlarını dikkate almadığı kanısını taşıyoruz. Böyle olunca da Türkiye'de hukukun ilerlemesinde güçlükler doğmaktadır. Zira insan haklarının ve temel özgürlüklerin en önemli güvencesini, hukuksal koruma teşkil eder. Bu güvence konusunda da Savcıların rolünün altını çizmek gerekir. Zira, açıklanan bir düşünceyi dava konusu yapıp yapmama onlara ait bir yetkinin kullanımıdır. Erken genel seçimler sürecini yaşadığımız şu günlerde, konuya ışık tutması açısından, ifade özgürlüğünün sınırlarının genişletilmesi sorununa Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının yaklaşımını örnek göstermek istiyoruz. Sanıyoruz ki, böylelikle, 2001 ve 2002 yıllarındaki dava patlamalarının nedenini saptamamız olanaklı olabilir. Sayın Kanadoğlu, 24 Eylül tarihli, Sabah, Hürriyet, Cumhuriyet ve Milliyet Gazetelerinden dört gazeteci ile yaptığı söyleşide: "Yapılan bir yanlış da şu; 312. maddenin değiştiği, AB normlarına uydurulduğu, Yargıtay'ın ise bu değişiklikleri dikkate almadığı öne sürülüyor. Tamamen yanlış. 312. maddenin eski ve yeni halini dikkatle okuyanlar görecektir ki, bu yasadaki suçun özü değişmemiştir. Hatta daha geniş yorum yapılabilecek bir niteliğe kavuşmuştur. Kaldırılan sadece ağırlaştırıcı hükümdür. (…)Yargı kararlarının Türkiye'nin önünü tıkadığı gibi bir düşünce kesinlikle kabul edilemez. Ben göreve başladığım gün Anıtkabir'e gittim. Ve Ata'nın huzurunda yemin ettim. Görevim, ülkenin bütünlüğü ve laikliğin korunmasıdır. Bu iki değer, AB'den de önemlidir. AB'nin tuzu kuru. Onlar 30 bin insanını kaybettikleri bir iç savaş yaşamadı ki?" (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 24 Eylül 2002, sayfa 8).

Sayın Başsavcının açıklamalarından, insan hakları ve özgürlüklerinin yasalarda yer almasının önemli olduğu ve fakat bu durumun tek başına insan haklarını koruma ve geliştirme konusunda yeterli olmadığı bir kez daha anlaşılmış olmalıdır.

Sayın Basın Mensupları,
Son günlerde siyasi yasaklar çok tartışıldı. Bu konunun hem ifade özgürlüğü ile, hem ülke yönetimine katılma hakkı ile ilgili boyutları var. Bunun doğal sonucu olarak nasıl bir demokrasiye sahip olunduğu ile de. Türkiye'nin anayasal ve yasal çerçevesinin demokratik hale getirilmesi, çok kapsamlı reformlarla olanaklıdır. Çünkü bugünkü sistemin çerçevesi esas itibariyle 12 Eylül Askeri Darbesi ile çizilmiştir ve o dönemde 665 yasa çıkarılmıştır. Kararnameler, tüzükler, yönetmelikler hariçtir. Sistem otoriter ve yer yer de totaliter özellik taşımaktadır. Böyle bir sistemin demokratikleşmesi, bir kaç yasanın birkaç maddesinin değiştirilmesi ile olanaklı değildir. Ancak yine de, yukarıda yasa değişiklikleri bahsinde değindiğimiz gibi, Türkiye, kimi çok önemli konularda çok önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Bu sürecin hızlandırılması gerekir.

Uygulamada sorunlar ise her alanda devam etmektedir. İki yıldır ölüm oruçları devam etmektedir. Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir kadın Adalet Bakanı görev yapmaktadır. Çok geç kalınmış olmakla birlikte sevindirici bir gelişmeydi bu. Ancak Sayın Bakan bir talihsizliği de yaşamıştır. O'nun Bakan olduğu bir dönemde Ağustos ayında 4 kadın tutuklu ve hükümlü ölüm orucunda yaşamını yitirmiştir. Bakanlık hızla tecrit koşullarını ortadan kaldıracak ve böylece ölüm orucu eyleminin de sona ermesi sonucunu doğuracak adımları atmalıdır. Cezaevlerindeki yaşam koşulları hızla iyileştirilerek insan onuruna uygun hale getirilmelidir.

Nüfus Kanununun 16. maddesinin anti demokratik yorumu ve uygulaması sonucu yoğunlaşan, isim yasağı uygulamasına son verilmelidir. Ebeveynleri ve çocukları arasındaki doğal ilişkiye bu tür müdahale, kabul edilemez.

Geçtiğimiz günlerde Diyarbakır'ın Bismil İlçesi Uğrak köyünde korucuların katliamına tanık olduk. Korucular dört kişiyi öldürdüler. Bu sorun, gerçekte Kürt sorunu ana başlığı altında yıllardır gündeme getirdiğimiz ve Türkiye toplumunun en önemli sorunlarından bir tanesinin görebildiğimiz dışa vurumudur. Kürt sorunu ya da Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da yaşanan bu sorun tek boyutlu ele alınamayacak ekonomik, sosyal, kültürel boyutları olan bir sorundur. Bu nedenle, soruna salt "güvenlikçi" bakış açısı sorunu çözme amaçlı olmayıp, sorunun derinleşmesi sonucunu doğuran bir bakış açısıdır. Bölge ve bölge insanı yaklaşık çeyrek yüzyıldır olağanüstü yönetim usulleri ile yönetilmektedir. Bu, demokrasi dışı yönetim usulüdür. Dolayısıyla soruna, kapsamlı, açık ekonomik, sosyal ve kültürel planlama ve uygulamalarla yaklaşmak ve bu başlıkların (programların oluşum ve uygulama sürecine) tümüne bölge insanını gönüllü katılımını sağlayacak yaklaşmak gerekir.

Koruculuk sistemi de tek başına korucuların ve onların konusu suç teşkil eden eylemlerinin ele alınmasıyla çözümlenecek bir sorun değildir. Ayrıca, Mayıs 2000 tarihinde üstü örtülü bir biçimde ilan edilen TC yurttaşlarının katılımı, katkısı ve bilgisi olmadan yürürlüğe konduğu söylenen, bütçesi belli olmayan ve yapılan harcamaların da hangi plan program doğrultusunda gerçekleştirildiğinin kamuoyu tarafından bilinmediği "107" maddelik eylem planlarıyla çözülemez. Dün OHAL Bölge Valisi 51.000 kişinin köylerine dönüş yaptığını açıkladı. İHD verilerine göre toplam 3688 köy ve mezra boşaltılmış ve 3 milyondan fazla insan zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Resmi açıklamalara göre ise boşaltılan köy ve mezra sayısı 1997 rakamlarına göre 3428 dir. Yine resmi açıklamalara göre 400 ila 500 bin kişi köylerinden göç etmişlerdir. Bu durumda köylerine devletin yerleşmesine izin verdiği insan sayısı resmi rakamlar esas alındığında %10 civarındadır. Bu durum, siyasal iktidarların konuya ne denli duyarsız yaklaştığının kanıtıdır.

Devletin yurttaşları arasında korucu-köylü ayrımcılığını yapmaması, korucuları bir an önce silahsızlandırılması ve onlara sivil insanlar olarak sosyal güvenceler sağlaması, güvenlikçi bakış açısını terketmesi toplumsal barışın tesisi ve sürekliliğinin sağlanması açısından gereklidir.

Sayın Basın Mensupları,
Türkiye milletvekili erken genel seçimlerine gidiyor. Yüzde 10'luk ülke barajı ile temsilde adalet ilkesi zedelenerek; siyasi yasaklarla, ülke yönetimine katılım hakkı ihlal edilerek, Siyasi Partiler Yasası'nda yer alan, ifade özgürlüğünü sınırlayan, dil ve kültür yasaklarını içeren yasa maddeleriyle seçimlere gidiyor. Ama tam da yanı başımızda, Amerika'nın Irak'a yönelik savaş hazırlıklarının doruk noktaya çıktığı bir dönemde seçime gidiyor Türkiye. Biz, Şubelerimizle birlikte, seçimleri izleyecek, seçme ve seçilme hakkına, ülke yönetimine katılma hakkına yönelik ihlallerin olup olmadığını rapor edecek ve kamuoyuna açıklayacağız.
Seçimlerde kimlerin başarılı olmasını istiyoruz? Bu soruya da yanıt vermek isteriz. İHD, devlet ve hükümetlerden ve siyasi parti ve örgütlerden bağımsız bir insan hakları örgütüdür. Ancak İHD, ezilen, sömürülen, hakları ihlal edilenlerden yana taraftır. Hakları ihlal edilenlerin siyasi görüşleri, cinsiyetleri, dinsel inançları, etnik kökenleri, dilleri çalışmalarımıza yön veren ilkelerden değildir. O nedenle de mağdurla özdeşliğimizden de söz edilemez. Çalışmalarımızda böyle bir ayrım gözetmeyiz. Dolayısıyla biz, siyasal organizasyonların söylediklerine değil, eylemlerine bakarız.

İHD ve İHD'liler, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, barış ve demokrasi mücadelesini veren herkese, değişik partilerden aday olsalar da başarılar diler.

İHD, savaş olasılığına karşı, kamuoyuna bir kez daha tavrını açıklar:

Savaşa karşıyız. ABD'nin Irak'a savaşına da karşıyız. Türkiye'nin savaşa girmesine de, üslerini ABD'ne kullandırmasına da karşıyız. Türkiye barış için çalışmalıdır. Bütün imkanlarını kullanarak savaşı önlemelidir. Türkiye kendisine vaat edilen petrol cennetini(!?) reddetmelidir. Kuzey Irak'ı işgal, ilhak gibi, içerde ve dışarıda dillendirilen senaryolara itibar etmemelidir.

Saygılarımızla,

Hüsnü Öndül
Genel Başkan

Bir cevap yazın